„ Eûzü billâhi mineşşeytânirracîm! Bismillâhirrahmânirrahîm! “.
„ Sığınırım Allâh’a, şeytanın ‘şerrinden’ ki, taşlanmıştır (merhametinden uzaklaştırılmıştır)!*
>7:200, 15:34, 16:98<
Allâh adına… Ki, sonsuz şefkatle merhamet edendir; inançlıları esirgeyen, acıyan, bahşedendir! “.
3:1 Elif lâm mîm.
Elif, Lâm, Mîm…*
Kur’ân’ın şifresi, anahtarı Hurûf-ı Mukattaa: – https://ikra.vision
3:2 Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm (kayyûmu).
Allâh ki, ilâh olamaz O’nun dışında!* Ki, evvelî ve ebedî diridir! Var olan her şeyin kaynağı, dayanağıdır!
>17:44, 26:23, 26:24, 42:11, 59:22, 59:23, 59:24, 112:4<
3:3 Nezzele aleykel kitâbe bil hakkı musaddikan limâ beyne yedeyhi ve enzelet tevrâte vel incîl (incîle).
‘Yâ Muhammed! Allâhû Teâlâ’, indirdi sana kitabı (Kur’ân-ı Kerîm), hak ile ‘gayeyle’!* Ki, tasdikleyendir ellerindeki şeyi ‘diğer mukaddes kitapları’.* Ve ‘Allâhû Teâlâ’, indirdi Tevrât ve İncîl’i…
>2:2, 7:52, 10:38, 10:57, 16:102, 17:82, 17:106, 26:192, 26:193, 26:194, 26:195<
>2:41, 2:89, 2:91, 2:101, 4:47, 5:48, 6:91, 9:30, 9:31, 35:31, 46:12, 98:94, 98:5<
3:4 Min kablu huden lin nâsi ve enzelel furkân (furkâne), innellezîne keferû bi âyâtillâhi lehum azâbun şedîd (şedîdun), vallâhu azîzun zuntikâm (zuntikâmin).
Öncesinden ki, yönlendirilmeye ‘vesile olarak’ insanlar için. Ve indirdi ki, gerçeği itibarsızdan ayırandır. Muhakkak o kimseler ki, inkâr ettiler Allâh’ın âyetlerini. Ki onlaradır, şiddetli azap. Ve Allâh, mutlak yüce, eşsiz, benzersizdir; intikam sahibidir!
3:5 İnnallâhe lâ yahfâ aleyhi şey’un fîl ardı ve lâ fîs semâ’ (semâi).
Muhakkak ki Allâh… Ki, saklı yoktur Zât’ına, ‘hiçbir’ şey, yerde ve ne de gökte!*
>2:255, 6:59, 11:123, 13:9, 15:24, 16:19, 67:13, 67:14<
3:6 Huvellezî yusavvirukum fîl erhâmi keyfe yeşâ’ (yeşâu), lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîm (hakîmu).
O’dur ki Zât’ı, orantılandırır sizleri rahimlerde dilediği gibi! Ki, ilâh olamaz O’nun dışında!* Ki, mutlak yüce, eşsiz, benzersizdir; âdil, hakkı yerine getiren, adaletle hükmedendir!
>17:44, 26:23, 26:24, 42:11, 59:22, 59:23, 59:24, 112:4<
3:7 Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât (muteşâbihâtun), fe emmellezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlih (te’vîlihi), ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh (illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb (elbâbi).
‘Yâ Muhammed!’, O’dur ki Zât’ı, indirdi sana, kitabı (Kur’ân-ı Kerîm)!* Onun ‘bir kısmı, kolay anlaşılır, sağlam’ hüküm âyetleridir, onlar kitabın ‘hakikat bilgisinin’ esasıdır ve diğerleri, yoruma açıktır. Fakat kalpleri yamuk ‘şüphe, inkâr hastalıklı’ kimseler ise, bu yüzden yorum gerektirenlere uyarlar. Amaçları, ondan ‘tümünü geçersizleştirmek için’ fitne ‘kargaşa’ çıkarmak ve ‘bu yüzden’ gaye edinirler onun yorumunu. Ve bilemez onun yorumunu, Allâh dışında ‘kimse’ ve ‘ilham verdiklerimizden’ ilimde derinliğe vukuflar* ise diyorlar ki: „ ‘Samimi’ inandık ona, hepsi Rabbimizin katındandır! “. Ve hatırda tutmaz aklı ve gönlü işleyen, derin kavrayış sahiplerinden başkası.*
>2:2, 7:52, 10:38, 10:57, 16:102, 17:82, 17:106, 26:192, 26:193, 26:194, 26:195<
>3:7, 4:162, 17:107, 29:49, 34:6<
>7:52, 7:185, 10:101, 18:109, 23:71, 27:93, 31:27, 41:53, 51:20, 51:21, 51:22, 51:23<
3:8 Rabbenâ lâ tuziğ kulûbenâ ba’de iz hedeytenâ veheb lenâ min ledunke rahmeh (rahmeten), inneke entel vehhâb (vehhâbu).
‘Aklı ve gönlü işleyen, derin kavrayış sahipleri, derler ki’: „ Rabbimiz… Kalplerimizi kaydırtma, yönlendirdikten sonra bizleri! Hibe et bizlere, katından bahşedilme, bağışlanma, merhametle esirgenme! Şüphesiz ki Sen… Sen’sin, karşılıksız, her daim hibe eden bahşeden!
3:9 Rabbenâ inneke câmiun nâsi li yevmin lâ raybe fîh (fîhî), innallâhe lâ yuhliful mîâd (mîâde).
Rabbimiz… Muhakkak ki Sen, insanları toplayansın; ‘kıyâmet’ günü ki, kuşku yoktur onda! “.* Muhakkak ki Allâh, ihtilâf etmez miada!
>11:103, 11:104, 11:105, 14:48, 14:49, 21:103, 22:56, 24:24, 25:26, 28:66, 30:14<
3:10 İnnellezîne keferû len tuğniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â (şey’en), ve ûlâike hum vekûdun nâr (nâri).
Muhakkak o kimseler ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; ki, asla yarar sağlamaz onlara, malları ve ne de evlâtları, ‘önlemeye’ Allâh’tan ‘gelecek azaba karşı’ bir şeyi. Ve işte onlar… Onlar, ateş yakıtıdırlar!*
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:11 Ke de’bi âli fir’avne, vellezîne min kablihim kezzebû bi âyâtinâ, fe ehazehumullâhu bi zunûbihim vallâhu şedîdul ıkâb (ıkâbi).
‘İnkârcıların’ durumları, Firavun hanedanı gibidir. Ve onlardan önceki kimseler de yalanladılar âyetlerimizi. Bunun üzerine aldı ‘yakaladı’ onları Allâh, suçları ‘sebebiyle’.* Ve Allâh’ın, eziyeti şiddetlidir!
>6:42, 6:43, 6:44, 6:45, 7:95, 7:96, 7:97, 7:98, 11:117, 15:4, 19:74, 19:75, 21:6, 23:64, 23:76<
3:12 Kul lillezîne keferû se tuglebûne ve tuhşerûne ilâ cehennem (cehenneme), ve bi’sel mihâd (mihâdu).
‘Yâ Muhammed!’, De ki ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmış kimselere: „ Mağlup olacaksınız ve bir araya getirilirsiniz cehennemde! “.* Ve ne kötü bir döşek!
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:13 Kad kâne lekum âyetun fî fieteynil tekatâ fietun tukâtilu fî sebîlillâhi ve uhrâ kâfiratun yeravnehum misleyhim ra’yel ayn (ayni), vallâhu yûeyyidu bi nasrihî men yeşâ’ (yeşâu) inne fî zâlike le ibreten li ulîl ebsâr (ebsâri).
Sizlere âyet ‘alâmet’ olmuştur (Bedir savaşında) buluşan iki birlik. Ki, bir birlik savaşıyor Allâh’ın yolunda, ve diğer inkârcılar, görüyorlardı onları ‘Allâhû Teâlâ’nın yolunda savaşanları’ iki misli kendilerinden ki, ‘bunu’ gözleriyle görüyorlardı.* Ve Allâh, yardımıyla destekler dilediği ‘rızasına uyan’ kişiyi. Muhakkak ki işte bunda, elbette ibret ‘vardır, kalp gözüyle’ görenlere!
>3:13, 8:44<
3:14 Zuyyine lin nâsi hubbuş şehevâti minen nisâi vel benîne vel kanâtîril mukantarati minez zehebi vel fıddati vel haylil musevvemeti vel en’âmi vel hars (harsi), zâlike metâul hayâtid dunyâ, vallâhu indehu Husnu’l meâb (meâbi).
Süslendi ‘cazip gösterildi’ insanlara, sevgiden oluşan şehvetleri. Kadınlara ve oğullara ve kantarlarca ‘biriktirilmiş’ altın ve gümüşe ve atlara ki, saf kan ve ‘çiftlik’ hayvanlarına ve ekinlere. İşte bunlar, dünya hayatının menfaatidir.* Ve Allâh… Ki katındadır, güzel vaziyet!
>3:185, 10:58, 17:18, 17:19, 17:20, 25:15, 57:20<
3:15 Kul e unebbiukum bi hayrın min zâlikum, lillezînettekav inde rabbihim cennâtun tecrî min tahtıhel enhâru hâlidîne fîhâ ve ezvâcun mutahharatun ve rıdvânun minallâh (minallâhi), vallâhu basîrun bil ıbâd (ıbâdi).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Bildireyim mi sizlere, bundan ‘daha’ hayırlısını?! O kimselere ki, ‘onlar, günahlardan’ korunanlardır. ‘Onlaradır’ Rableri katında has bahçeler ‘cennetler’ ki, akar onun altından nehirler; ki kalıcılardır orada. Ve ak pak eşler ve Allâh’tan razı olunuş. “. Ve Allâh, her hâliyle görendir; kullarını!
3:16 Ellezîne yekûlune rabbenâ innenâ âmennâ fagfir lenâ zunûbenâ ve kınâ azâben nâr (nâri).
O kimseler ‘cennetlikler’, diyorlar ki: „ Rabbimiz… Muhakkak ki, ‘samimi’ inandık! Artık bağışla suçlarımızı ve koru bizleri ateş azabından! “.
3:17 Es sâbirîne ves sâdıkîne vel kânitîne vel munfikîne vel mustagfirîne bil eshâr (eshâri).
‘Onlar’ sabredenler ve samimiler ve ‘Allâhû Teâlâ’ya’ âmâde olanlar ve ‘rızası için’ bağış yapanlar ve istiğfar edenlerdir, seherlerde ‘şafaktan önce’.
3:18 Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ huve, vel melâiketu ve ulûl ilmi kâimen bil kıst (kıstı), lâ ilâhe illâ huvel azîzul hakîm (hakîmu).
Allâh şahittir; muhakkak ki, ilâh olamaz O’nun dışında!* Ve melekler ve ‘ilham verdiklerimizden’ ilim sahipleri de* adaleti kollayarak ki, ilâh olamaz O’nun dışında! Ki, mutlak yüce, eşsiz, benzersizdir; âdil, hakkı yerine getiren, adaletle hükmedendir!
>17:44, 26:23, 26:24, 42:11, 59:22, 59:23, 59:24, 112:4<
>3:7, 4:162, 17:107, 29:49, 34:6<
3:19 İnned dîne indâllâhil islâm (islâmu), ve mahtelefellezîne ûtûl kitâbe illâ min ba’di mâ câehumulılmu bagyen beynehum, ve men yekfur bi âyâtillâhi fe innallâhe serîul hısâb (hısâbı).
Mutlaka ki dîn, Allâh’ın katında, İslâm’dır (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyet)! Ve ihtilâf ettikleri şey, o kimselerin ki, kitap verilen ‘hakikat bilgisi’ ilmi gelen şeyin ardından; onların aralarındaki haddi aşan ‘Yahudiler ve Hristiyanlardan’, başkası değildir.* Ve kim inkâr ederse, Allâh’ın âyetlerini, o hâlde şüphesiz ki Allâh, tez, noksansız hesaplayan, saptayandır!
>2:41, 2:89, 2:91, 2:101, 4:47, 5:48, 6:91, 9:30, 9:31, 35:31, 46:12, 98:94, 98:5<
3:20 Fe in hâccûke fe kul eslemtu vechiye lillâhi ve menittebean (menittebeani), ve kul lillezîne ûtûl kitâbe vel ummiyyîne e eslemtum, fe in eslemû fe kadihtedev, ve in tevellev fe innemâ aleykel belâg (belâgu), vallâhu basîrun bil ibâd (ibâdi).
‘Yâ Muhammed!’, Öyleyse eğer seninle tartışırlarsa, o hâlde de ki*: „ Teslim ettim yüzümü Allâh’a (teslimiyeti benimsedim); ve bana uyan kimseler de! “. Ve de ki, o kimselere, kitap ‘hakikat bilgisi’ verilen ‘Yahudiler ve Hristiyanlardan bazılarına’ ve ‘İlâhî esaslar adına bir şey’ bilmeyenlere: „ Sizler de yüzünüzü teslim ettiniz mi (teslimiyeti benimsediniz mi)? “. Artık eğer teslim ettilerse, o hâlde yönlenmiş olurlar. Ve eğer ki, ‘geçmişe’ dönerlerse, artık sadece üzerindeki ‘sorumluluk, İlâhî esasları’ tebliğ etmektir! Ve Allâh, her hâliyle görendir; kullarını!
>2:136, 3:20, 4:65, 33:56, 39:54, 39:55<
3:21 İnnellezîne yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnen nebiyyîne bi gayri hakkın ve yaktulûnellezîne ye’murûne bil kıstı minen nâsi, fe beşşirhum bi azâbin elîm (elîmin).
Mutlaka o kimseler ki, inkâr ediyorlar Allâh’ın âyetlerini. Ve öldürüyorlar bildiricilerini (peygamber) haksız yere. Ve öldürüyorlar o kimseleri ki, ‘onlar’ insanlardan adaletli tembihleyenlerdir. ‘Yâ Muhammed!’, Bu yüzden müjdele onları elem azap ile!*
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:22 Ulâikellezîne habitat a’mâluhum fîd dunyâ vel âhirah (âhirati), ve mâ lehum min nâsırîn (nâsırîne).
İşte onlar, o kimselerdir ki, heba oldu gayretleri dünyada ve âhirette de.* Ve yoktur onlara yardımcılardan.
>2:264, 3:117, 14:18, 18:103, 18:104, 18:105, 24:39, 25:23, 33,19, 47:1<
3:23 E lem tera ilellezîne ûtû nasîben minel kitâbi yud’avne ilâ kitâbillâhi li yahkume beynehum summe yetevellâ ferîkun minhum ve hum mu’ridûn (mu’ridûne).
Baksana o kimselere (Yahudiler) ki, kitaptan ‘hakikat bilgisinden’ verildi bir nasip! Davet ediliyorlar Allâh’ın kitabına ‘İlâhî esaslarına’ ki, onların aralarında hükmetmek için; sonra döner ‘giderler’ onlardan bir kısmı. Ve onlar, ‘hakikat bilgisine’ aldırış etmeyenlerdir.
3:24 Zâlike bi ennehum kâlû len temessenen nâru illâ eyyâmen ma’dûdât (ma’dûdâtin), ve garrahum fî dînihim mâ kânû yefterûn (yefterûne).
İşte bu, onların demelerindendir, ki: „ Asla dokunmaz bizlere ateş, adedi ‘vadeli’ günler dışında! “. Ve onları aldattı, dînlerinde ‘dîni algılarında’ uydurmuş oldukları şeyler.
3:25 Fe keyfe izâ cema’nâhum li yevmin lâ raybe fîhi ve vuffiyet kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn (yuzlemûne).
Artık ‘hâlleri’ nasıl ‘olur’ topladığımız zaman onları, ‘kıyâmet’ günü ki, kuşku yoktur onda!* Ve ‘olanca’ vefa edildi her benliğe, kazandığı şeyler. Ve onlar zulmedilmezler.*
>11:103, 11:104, 11:105, 14:48, 14:49, 21:103, 22:56, 24:24, 25:26, 28:66, 30:14<
>7:8, 7:9, 23:102, 23:103, 99:7, 99:8, 101:6, 101:7, 101:8, 101:9<
3:26 Kulillâhumme mâlikel mulki tû’til mulke men teşâu ve tenziul mulke mimmen teşâ’ (teşâu), ve tuizzu men teşâu ve tuzillu men teşâ’ (teşâu, bi yedikel hayr (hayru), inneke alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).
‘Ey samimi inanan!’, De ki: „ Allâh’ım… Tüm saltanatın, hükümranlığın tek sahibisin; ve onu dilediği ‘rızasına uyan’ kişiye verensin! Saltanatı, hükümdarlığı dilediğin kişiye verirsin ve çekip alırsın saltanatı, hükümdarlığı dilediğin kişiden de! Ve yüceltirsin dilediğin ‘rızana uyan’ kişiyi ve zelil edersin dilediğin kişiyi! ‘Her türlü’ hayır, Senin elindedir! Şüphesiz ki Sen, her şey üzerinde irade ettiğini, icraya kudretlisin!
3:27 Tûlicul leyle fîn nehâri ve tûlicun nehâra fîl leyl (leyli), ve tuhricul hayya minel meyyiti ve tuhricul meyyite minel hayy (hayyi), ve terzuku men teşâu bi gayri hısâb (hısâbın).
Sokarsın geceyi gündüze ve sokarsın gündüzü geceye! Ve ‘bunun gibi’ çıkarırsın canlıyı, cansızdan ve çıkarırsın cansızı, canlıdan!* Ve rızıklandırırsın dilediğin ‘rızasına uyan’ kişiyi hesapsızca! “.
(Cansız elementlerin, özümlenme ile vücuda yarayışlı biçime sokularak, dokuların yapısında yer alışı ve canlandırması.)
3:28 Lâ yettehizil mu’minûnel kâfirîne evliyâe min dûnil mu’minîn (mu’minîne), ve men yef’al zâlike fe leyse minallâhi fî şey’in illâ en tettekû minhum tukâta (tukâten), ve yuhazzirukumullâhu nefseh (nefsehu), ve ilallâhil masîr (masîru).
‘Samimi’ inananlar, edinmesinler ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışları himayeciler ki, ‘samimi’ inananlardan ziyade!* Ve kim, ifa ederse işte bunu ‘yasaklananı’, o hâlde olmaz Allâh’tan bir şeyin ‘bağışlanma, esirgenme’ içinde! Ki müstesnadır, çekinildiğinden onlardan korunmak için ‘dost olmanız’! Ve sakındırır sizleri Allâh, Kendi benliğinden! Ve Allâh’adır varış!
>3:118, 4:89, 4:144, 5:51, 5:57, 9:16, 9:23, 58:22, 60:1, 60:8, 60:9<
3:29 Kul in tuhfû mâ fî sudûrikum ev tubdûhu ya’lemhullâh (ya’lemhullâhu), ve ya’lemu mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard (ardı), vallâhu alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Eğer saklasanız da göğüslerinizdeki ‘gönüllerinizdeki’ şeyi veya açıklasanız da onu, bilir onu, Allâh! “. Ve bilir, ne varsa göklerde ve ne varsa yerde!* Ve Allâh, her şey üzerinde irade ettiğini, icraya kudretlidir!
>2:255, 6:59, 11:123, 13:9, 15:24, 16:19, 67:13, 67:14<
3:30 Yevme tecidu kullu nefsin mâ amilet min hayrin muhdâran, ve mâ amilet min sû’ (sûin), teveddu lev enne beynehâ ve beynehû emeden baîdâ (baîden), ve yuhazzirukumullâhu nefseh (nefsehu), vallâhu raûfun bil ıbâd (ıbâdi).
O gün bulur her benlik, gayret ettiği şeyleri hayırdan hazırlanmış.* Ve gayret ettiği şeyleri kötülükten. Arzular ki, keşke olsa kendisi arasında ve onun ‘günahları’ arasında uzak süre ‘mesafe’.* Ve sakındırır sizleri Allâh, Kendi benliğinden! Ve Allâh, insaf edendir; kullarına!
>11:103, 11:104, 11:105, 14:48, 14:49, 21:103, 22:56, 24:24, 25:26, 28:66, 30:14<
>6:27, 25:26, 25:27, 32:12, 33:66, 33:67, 34:52, 34:53, 89:23<
3:31 Kul in kuntum tuhibbûnallâhe fettebiûnî yuhbibkumullâhu ve yagfir lekum zunûbekum, vallâhu gafûrun rahîm (rahîmun).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Eğer Allâh’ı seviyorsanız, o hâlde bana uyun ki, Allâh sizleri sevsin ve bağışlasın suçlarınızı! “.* Ve Allâh, fazlalığına bakmaksızın günahları örten, bağışlayandır;* inançlıları esirgeyen, acıyan, bahşedendir!
>2:165, 3:31, 19:96, 42:23, 49:7<
>4:48, 5:39, 15:49, 17:25, 20:82, 25:71, 28:16, 39:53<
3:32 Kul etîûllâhe ver resûl (resûle), fe in tevellev fe innallâhe lâ yuhibbul kâfirîn (kâfirîne).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ İtaat edin Allâh’a ve elçiye! “!* Buna rağmen eğer ki, ‘geçmişe’ dönerlerse, o hâlde muhakkak ki Allâh, sevmez ‘inkâr edenleri!
>3:179, 4:13, 4:14, 4:69, 8:13, 8:29, 9:63, 24:47, 33:36, 58:5, 58:20<
3:33 İnnallâhestafâ âdeme ve nûhan ve âle ibrâhîme ve âle imrâne alel âlemîn (âlemîne).
Muhakkak ki Allâh, seçkin kıldı Âdem’i ve Nûh’u ve İbrâhîm’in ailesini ve İmran ailesini cümle âlemlere.
3:34 Zurriyyeten ba’duhâ min ba’d (ba’din), vallâhu semîun alîm (alîmun).
Bir soy olarak birbirlerinden. Ve Allâh, işitmesi devamlı ve her şeyi kapsayan, işittiğine icabet edendir; en iyi bilendir!
3:35 İz kâlet imraetu ımrâne rabbi innî nezertu leke mâ fî batnî muharraran fe tekabbel minnî, inneke entes semîul alîm (alîmu).
Demişti ki, İmran’ın karısı (Hanne): „ Rabbim… Muhakkak ki ben, Sana adadım karnımda olanı hür olarak! Bu yüzden ‘bu dileğimi’ kabul buyur benden! Şüphesiz ki Sen… Sen’sin, işitmesi devamlı ve her şeyi kapsayan, işittiğine icabet eden; en iyi bilen! “.
3:36 Fe lemmâ vadaathâ kâlet rabbi innî vada’tuhâ unsâ vallâhu a’lemu bi mâ vadaat ve leysez zekeru kel unsâ, ve innî semmeytuhâ meryeme ve innî uîzuhâ bike ve zurriyyetehâ mineş şeytânir racîm (racîmi).
Nihayet doğurduğunda onu, dedi ki: „ Rabbim… Muhakkak ki ben, onu kız doğurdum! “. Ve Allâh, en iyi bilendir; ne doğurduğunu! Ve ‘imrendiği’ erkek, ‘evlât, ona lâyık gördüğümüz, kız gibi değildir; Hanne’: „ Ve muhakkak ki ben, onu Meryem ‘diye’ isimlendirdim. Ve muhakkak ki ben, sığındırırım onu, Sana ve soyunu da şeytanın ‘şerrinden’ ki, taşlanmıştır (merhametinden uzaklaştırılmıştır)! “.
3:37 Fe tekabbelehâ rabbuhâ bi kabûlin hasenin ve enbetehâ nebâten hasenen, ve keffelehâ zekeriyyâ kullemâ dehale aleyhâ zekeriyyal mihrâbe, vecede indehâ rızkâ (rızkan), kâle yâ meryemu ennâ leki hâzâ kâlet huve min indillâh (indillâhi), innallâhe yerzuku men yeşâu bi gayri hısâb (hısâbın).
Bunun üzerine kabul buyurdu onu Rabbi, iyice kabullenmeyle; ve yetiştirdi onu, iyi bir bitki gibi. Ve ‘himayeyle’ yükümlendirdi ona, Zekeriyyâ’yı. Her defasında gidişinde ona, Zekeriyyâ ibadet yerinde, bulurdu onun yanında bir rızık. Dedi ki: „ Yâ Meryem! Bu sana nasıl ‘geldi’? “. Dedi ki: „ O, Allâh’ın katındandır! “. Muhakkak ki Allâh, rızıklandırır dilediği ‘rızasına uyan’ kişiyi hesapsızca!*
>6:17, 10:107, 33:17, 39:38<
3:38 Hunâlike deâ zekeriyyâ rabbeh (rabbehu), kâle rabbi heblî min ledunke zurriyyeten tayyibeh (tayyibeten), inneke semîud duâ’ (duâi).
Orada davet ‘dua’ etti Zekeriyyâ, Rabbine, dedi ki: „ Rabbim… Hibe et bana, katından temiz ‘samimi inanan’ bir soy! Şüphesiz ki Sen, işitmesi devamlı ve her şeyi kapsayan, işittiğin duaya icabet edensin! “.*
>1:4, 2:186, 3:195, 8:9, 21:112<
3:39 Fe nâdethul melâiketu ve huve kâimun yusallî fîl mihrâbi, ennallâhe yubeşşiruke bi yahyâ musaddikan bi kelimetin minallâhi ve seyyiden ve hasûran ve nebiyyen mines sâlihîn (sâlihîne).
Bunun üzerine melekler, ona nida ettiler ve o (Zekeriyyâ aleyhisselâm) dikilmiş takdisteyken (Allâhû Teâlâ’yı kutsamak, hürmet ve hamd etmek için namaz) ibadet yerinde*: „ ‘Bil’, Allâh’ın, seni Yahyâ ile müjdeliyor olduğunu! “. ‘Ki, Yahyâ aleyhisselâm’, Allâh’tan bir kelimenin ‘vadettiği hükmünü’ tasdikleyendir! Ve efendi ve ‘iyi bir’ yönetici ve bir bildirici (peygamber) ki, erdemlilerdendi.
Âdem aleyhisselâm’dan beri Allâhû Teâlâ’nın inananlara emri: – https://ikra.vision
3:40 Kâle rabbi ennâ yekûnu lî gulâmun ve kad beleganiyel kiberu vemraetî âkir (âkirun), kâle kezâlikellâhu yef’alu mâ yeşâ’ (yeşâu).
‘Zekeriyyâ aleyhisselâm’ dedi ki: „ Rabbim… Nasıl olur oğlum? Ve ulaşmışken yaşlılık ve karım da kısırdır! “. ‘Melekler’ dediler ki: „ İşte böyledir! Allâh, ifa eder dilediği şeyi! “.
3:41 Kâle rabbic’al lî âyeh (âyeten), kâle âyetuke ellâ tukellimen nâse selâsete eyyâmin illâ remzâ (remzan), vezkur rabbeke kesîran ve sebbih bil aşiyyi vel ibkâr (ibkâri).
‘Zekeriyyâ aleyhisselâm’ dedi ki: „ Rabbim… Var et benim için ‘gerçekleşeceğine dair’ bir âyet ‘alâmet’! “. ‘Allâhû Teâlâ, vahiyle’** dedi ki: „ Senin âyetin ‘alâmetin’, üç gün insanlarla konuşmamandır işaretleşme ‘ile anlaşman’ dışında. (Sebebi, ses kısılması olabilir.) Ve çokça yâd et Rabbini* ve noksanlık, kusur, âcizlikten öte say, günbatımı ve gün bâkirken! “.
>2:253, 4:164, 7:62, 7:117, 7:143, 19:9, 21:45, 42:51<
(42:51’den bilindiği gibi, Allâhû Teâlâ’nın, hiçbir insanla konuşması olmamıştır! Kelâmıyla olsa da, yine vahiyledir veya melekler aracılığıyla.)
>2:152, 2:239, 3:135, 3:191, 4:103, 6:118, 13:28, 20:14, 33:41<
3:42 Ve iz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhastafâki ve tahhareki vestafâki alâ nisâil âlemîn (âlemîne).
Ve demişlerdi ki melekler: „ Yâ Meryem! Muhakkak ki Allâh, seçkin kıldı seni, ‘Îsâ aleyhisselâm’ı doğurman için’; ve ‘dedikodulardan’ arındırdı.* Ve seçkin kıldı seni, cümle âlemlerin kadınlarına!
>3:45, 3:46, 3:47, 3:48, 3:49, 19:17, 19:18, 19:19, 19:20, 19:21, 19:22<
3:43 Yâ meryemuknutî li rabbiki vescudî verkai mear râkiîn (râkiîne).
Yâ Meryem! Âmâde ol Rabbine ve ‘huzuruna’ yere kapan! Ve eğil! ‘Allâhû Teâlâ’nın huzuruna’ eğilenlerle beraber! “.*
Âdem aleyhisselâm’dan beri Allâhû Teâlâ’nın inananlara emri: – https://ikra.vision
3:44 Zâlike min enbâil gaybi nûhîhi ileyk (ileyke), ve mâ kunte ledeyhim iz yulkûne eklâmehum eyyuhum yekfulu meryeme, ve mâ kunte ledeyhim iz yahtesımûn (yahtesımûne).
‘Yâ Muhammed!’, İşte bu, saklı ‘bilgin dışında’ havadislerinden ki, vahyediyoruz onu sana! Ve onların yanında değildin, ‘kura çekip’ attıkları zaman kalemlerini, onların hangisi Meryem’e kefil olup ‘bakımını üstleneceğini’. Ve sen olmadın onların yanında, çekiştikleri zaman.
3:45 İz kâletil melâiketu yâ meryemu innallâhe yubeşşiruki bi kelimetin minh (minhu), ismuhul mesîhu îsebnu meryeme vecîhan fîd dunyâ vel âhıreti ve minel mukarrebîn (mukarrebîne).
Demişlerdi ki, ‘sonradan ona’ melekler: „ Yâ Meryem! Muhakkak ki Allâh, müjdeliyor seni, Kendisinden bir kelimeyle ‘vadettiği hükmüyle’! Onun adı Mesih, Meryem oğlu Îsâ’dır! Şereflidir, dünyada ve âhirette de ve ‘Allâhû Teâlâ’ya’ yakınlaştırılandır!*
>3:45, 4:72, 56:10, 56:11, 56:12, 56:13, 56:14, 56:88, 56:89, 83:21, 83:28<
3:46 Ve yukellimun nâse fîl mehdi ve kehlen ve mines sâlihîn (sâlihîne).
Ve konuşur insanlarla beşikte ve yetişkin iken.* Ve o, erdemlilerdendir! “.
>3:46, 5:110, 19:29<
3:47 Kâlet rabbi ennâ yekûnu lî veledun ve lem yemsesnî beşer (beşerun), kâle kezâlikillâhu yahluku mâ yeşâ’ (yeşâu) izâ kadâ emren fe innemâ yekûlu lehu kun fe yekûn (yekûnu).
‘Başka bir zaman, Meryem aleyhisselâm’ dedi ki: „ Rabbim… Nasıl olur evlâdım? Ve dokunmadı bana, ‘hiçbir’ insanoğlu! “.* ‘Melek, kendisine gönderildiğinde’ dedi ki: „ İşte böyledir! Allâh, oluşumunu yapılandırarak yaratır dilediği şeyi! Olmasına takdir ettiği zaman, emriyle ‘oluşan her şeye’, artık sadece diyor ki, ona: „Ol!“; ‘o şey’, hemen ‘harekete geçer, vaktiyle de’ olur!
>19:19, 19:20, 19:21<
3:48 Ve yuallimuhul kitâbe vel hikmete vet tevrâte vel incîl (incîle).
Ve ‘Allâhû Teâlâ’ öğretir ona ‘Îsâ aleyhisselâm’a’, kitabı ‘hakikat bilgisini’ ve hükümleri ve Tevrât ve İncîl’i!*
>3:48, 5:110<
3:49 Ve resûlen ilâ benî isrâîle ennî kad ci’tukum bi âyetin min rabbikum, ennî ehluku lekum minet tîni ke heyetit tayri fe enfuhu fîhi fe yekûnu tayran bi iznillâh (iznillâhi), ve ubriul ekmehe vel ebrasa ve uhyîl mevtâ bi iznillâh (iznillâhi), ve unebbiukum bi mâ te’kulûne ve mâ teddehırûne, fî buyûtikum inne fî zâlike le âyeten lekum in kuntum mu’minîn (mu’minîne).
Ve İsrâîloğullarına elçi ‘olup, diyecek ki’: „Muhakkak ki, getirmiş oldum sizlere bir âyet ‘alâmet’ Rabbinizden! Muhakkak ki, yaparım sizlere kilden kuş yontusu gibi, sonra içine üflerim de, o, hemen olur bir kuş, Allâh’ın izniyle. Ve iyileştiririm doğuştan körü ve alaca ‘tenliyi’. Ve ölüyü yaşatırım, Allâh’ın izniyle. Ve bildiririm sizlere, yediğiniz şeyleri ve sakladığınız şeyleri evlerinizde!“ “. Muhakkak ki işte bunda, elbette âyet ‘alâmet vardır’ sizlere, eğer ‘samimi’ inananlarsanız!
3:50 Ve musaddikan limâ beyne yedeyye minet tevrâti ve li uhılle lekum ba’dallezî hurrime aleykum ve ci’tukum bi âyetin min rabbikum fettekûllâhe ve etîûn (etîûni).
‘Îsâ aleyhisselâm’: „ Ve tasdikleyen ‘olarak geldim’ elimdeki şeyi, Tevrât’tan! Ve helâl ‘caiz’ kılmak için sizlere bazılarını ki o, haram ‘caiz olmaz’ kılındı üzerlerinize.* Ve getirdim sizlere bir âyet ‘alâmet’ Rabbinizden! Artık korunun Allâh’a ‘karşı gelmekten’! Ve itaat edin bana!*
>4:160, 6:146<
>3:179, 4:13, 4:14, 4:69, 8:13, 8:29, 9:63, 24:47, 33:36, 58:5, 58:20<
3:51 İnnallâhe rabbî ve rabbikum fa’budûh (fa’budûhu), hâzâ sırâtun mustakîm (mustakîmun).
Muhakkak ki Allâh, Rabbimdir ve sizlerin de Rabbidir! Öyleyse ‘yalnızca’ O’na, ‘hizmetle, ibadetle’ kulluk edin!* Bu, ‘Allâhû Teâlâ’nın, razı olduğu’ yol istikâmetidir! “.*
>2:21, 2:153, 2:186, 6:102, 7:55, 7:56, 7:205, 15:98, 15:99, 17:110, 20:8, 59:24, 98:5<
>3:19, 3:83, 3:84, 3:85, 5:3, 6:161, 10:105, 16:123, 21:25, 30:30<
3:52 Fe lemmâ ehassa îsâ min humul kufre kâle men ensârî ilâllâh (ilâllâhi), kâlel havâriyyûne nahnu ensârullâh (ensârullâhi), âmennâ billâh (billâhi), veşhed bi ennâ muslimûn (muslimûne).
Ne var ki, sezindiğinde Îsâ onlardan, inkârı, dedi ki: „ Yardımcılarım kimlerdir, Allâh uğrunda? “. Havariler (Îsâ aleyhisselâm’ın İlâhî esasları yaymakla görevli yardımcıları) dediler ki: „ Bizler, Allâh yardımcılarıyız! Allâh’a ‘samimi’ inandık ve şahit ol, bizlerin Müslümanlar (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyeti benimseyen) olduğumuza!*
>4:41, 16:84, 16:89, 17:71, 22:78, 33:45<
3:53 Rabbenâ âmennâ bi mâ enzelte vetteba’nâr resûle fektubnâ meaş şâhidîn (şâhidîne).
Rabbimiz… İnandık indirdiğin şeye ‘hakikat bilgisine’! Ve uyduk elçiye; artık yaz bizleri, şahitlerle beraber (Allâhû Teâlâ’ya ve peygamberlerine tanıklık edenlerle)! “.*
>4:41, 16:84, 16:89, 17:71, 22:78, 33:45<
3:54 Ve mekerû ve mekarallâh (mekarallâhu), vallâhu hayrul mâkirîn (mâkirîne).
Ve ‘inkârcı Yahudiler’, düzen kurdular. Ve Allâh’ta düzen kurdu! Ve Allâh, düzen kuranların en hayırlısıdır (yaptıklarının devamına müsaadesiyle, aleyhlerine oluşturur)!
3:55 İz kâlellâhu yâ îsâ innî muteveffîke ve râfiuke ileyye ve mutahhiruke minellezîne keferû ve câilullezînettebeûke fevkallezîne keferû ilâ yevmil kıyâmeh (kıyâmeti), summe ileyye merciukum fe ahkumu beynekum fîmâ kuntum fîhi tahtelifûn (tahtelifûne).
Demişti ki, Allâh: „ Yâ Îsâ! Mutlaka ki Benim, Seni ‘vaden dolunca’ vefat ettiren ve seni yükselten Zât’ıma!* Ve seni ‘gayrimeşru iftirasından’ arındırır, o kimselerden ki, ‘seni’ inkâr ettiler! Ve üstün kılar sana uyan kimseleri kıyâmet gününde, o kimselerden ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır. Sonra Bana’dır rücu’nuz! Artık hükmederim aranızda ‘kıyâmet günü’, ihtilâf ediyor olduğunuz şeyleri! “.
>3:55, 3:145, 4:157, 6:2, 7:34, 11:104, 13:38, 15:4, 15:5, 17:13, 18:49, 19:30<
3:56 Fe emmellezîne keferû fe uazzibuhum azâben şedîden fîd dunyâ vel âhıreti, ve mâ lehum min nâsirîn (nâsirîne).
Fakat o kimseler ise ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; öyleyse azap ederim onlara, şiddetli azap ile dünyada* ve âhirette de*. Ve yoktur onlara yardımcılardan.
>6:42, 6:43, 6:44, 6:45, 7:95, 7:96, 7:97, 7:98, 11:117, 15:4, 19:74, 19:75, 21:6, 23:64, 23:76<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:57 Ve emmellezîne âmenû ve amilûs sâlihâti fe yuveffîhim ucûrehum vallâhu lâ yuhibbuz zâlimîn (zâlimîne).
Ve o kimseler ise, ‘samimi’ inananlardır ve gayretleri erdemlidir; artık ‘olanca’ vefa edilir ecirleriyle. Ve Allâh, sevmez zalimleri!
3:58 Zâlike netlûhu aleyke minel âyâti vez zikril hakîm hakîmi).
‘Yâ Muhammed!’, İşte bunlar ki, kıraat ediyoruz onu sana ki, âyetlerindendir ‘âdil’ hükmeden ve ‘hakikat bilgisini’ hatırlatanın (İlâhî esaslar)!*
>21:48, 21:50, 25:29, 25:30, 29:45, 43:44, 58:19<
3:59 İnne mesele îsâ indallâhi ke meseli âdem (âdeme), halakahu min turâbin summe kâle lehu kun fe yekûn (yekûnu).
Mutlaka emsali Îsâ’nın, Allâh’ın katında, ‘şu’ misal gibidir: Âdem, ki yarattı onu topraktan.** Sonra dedi ki, ona: „ Ol! “; ‘o’, hemen ‘oluşmak için harekete geçti, vaktiyle de’ oldu.
(Özümlenme ile vücuda yarayışlı biçime sokularak, dokuların yapısında yer alışı)
>15:28, 17:61, 20:55, 25:54, 30:20, 71:17<
3:60 El hakku min rabbike fe lâ tekun minel mumterîn (mumterîne).
‘Yâ Muhammed!’, Hak ‘İlâhî esaslar’, Rabbindendir!* O ‘bazılarına ne yapsan inanmazlar’,* olma kuruntu edenlerden!*
>8:8, 9:32, 9:33, 10:82, 17:81, 40:14, 61:8, 61:9<
>4:153, 6:109, 6:110, 6:111, 7:146, 10:97, 14:11, 14:47, 23:71, 29:51<
>10:95, 10:105, 11:109, 28:86, 28:87<
3:61 Fe men hâcceke fîhi min ba’di mâ câeke minel ilmi fe kul teâlev ned’u ebnâenâ ve ebnâekum ve nisâenâ ve nisâekum ve enfusenâ ve enfusekum summe nebtehil fe nec’al la’netallâhi alel kâzibîn (kâzibîne).
‘Yâ Muhammed!’, Artık kim, seninle tartışırsa onda, ‘Îsâ aleyhisselâm’ın’ hakkında, ardından ki, sana ne geldiyse ilimden ‘hakikat bilgisinden’, o hâlde de ki: „ Gelin çağıralım, oğullarımızı ve oğullarınızı ve kadınlarımızı ve kadınlarınızı ve canlarınızla ve canlarımızla ‘canla başla toplanalım’. Sonra yakaralım ‘Allâhû Teâlâ’ya’, böylelikle kılalım Allâh’ın lânetini, yalancıların üzerlerine! “.
3:62 İnne hâzâ le huvel kasasul hakk (hakku), ve mâ min ilâhin illâllâh (illâllâhu), ve innellâhe le huvel azîzul hakîm (hakîmu).
Muhakkak ki bu ‘Îsâ aleyhisselâm hakkında anlatılan’, elbette o, kıssanın gerçeğidir. Ve yoktur ilâh, Allâh dışında! Ve şüphesiz ki Allâh, elbette O’dur, mutlak yüce, eşsiz, benzersiz; âdil, hakkı yerine getiren, adaletle hükmeden!
3:63 Fe in tevellev fe innallâhe alîmun bil mufsidîn (mufsidîne).
Buna rağmen eğer ki, ‘geçmişe’ dönerlerse, o hâlde şüphesiz ki Allâh, en iyi bilendir; bozguncuları.
3:64 Kul yâ ehlel kitâbi teâlev ilâ kelimetin sevâin beynenâ ve beynekum ellâ na’bude illâllâhe ve lâ nuşrike bihî şey’en ve lâ yettehize ba’dunâ ba’den erbâben min dûnillâh (dûnillâhi), fe in tevellev fe kûlûşhedû bi ennâ muslimûn (muslimûne).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Ey ‘diğer’ kitapların erbapları (Yahudiler ve Hristiyanlar)! Gelin kelâma ‘hakikat bilgisine’ ki, eşittir sizin ve bizim aramızda. ‘Hizmetle, ibadetle’ kulluk etmeyelim, Allâh dışında ‘kimseye’!* Ve O’na, ortak yakıştırmayalım bir şeyi! Ve edinmeyelim birbirimizden birilerimizi, Allâh’tan ziyade ‘dîni kurallar koyan’ erbaplar! “.* Buna rağmen eğer ki, ‘geçmişe’ dönerlerse, artık deyin ki: „ Şahit olun, bizlerin Müslümanlar (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyeti benimseyen) olduğumuza! “.*
>3:151, 4:117, 6:100, 10:18, 23:117, 39:3, 42:21, 46:5<
>2:41, 2:89, 2:91, 2:101, 4:47, 5:48, 6:91, 9:30, 9:31, 35:31, 46:12, 98:94, 98:5<
>4:41, 16:84, 16:89, 17:71, 22:78, 33:45<
3:65 Yâ ehlel kitâbi lime tuhâccûne fî ibrâhîme ve mâ unziletit tevrâtu vel incîlu illâ min ba’dih (ba’dihî), e fe lâ ta’kılûn (ta’kılûne).
Ey ‘diğer’ kitapların erbapları (Yahudiler ve Hristiyanlar)! Neden tartışıyorsunuz İbrâhîm hakkında? Ve indirilmedi mi ki, Tevrât ve İncîl de illâki sonradan. Hâlâ akıl yürütmez misiniz!?
3:66 Hâ entum hâulâi hâcectum fî mâ lekum bihî ilmun fe lime tuhâccûne fî mâ leyse lekum bihî ilm (ilmun), vallâhu ya’lemu ve entum lâ ta’lemûn (ta’lemûne).
İşte sizler busunuz ki, tartıştınız hakkında bilginiz olan bir şeyi. Fakat neden tartışıyorsunuz hakkında bilginiz olmayan bir şeyi? Ve Allâh bilir ve sizler bilmezsiniz ‘sırları ve açıklanan şeyleri’!*
>2:255, 6:59, 11:123, 13:9, 15:24, 16:19, 67:13, 67:14<
3:67 Mâ kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ (muslimen), ve mâ kâne minel muşrikîn (muşrikîne).
Olmadı İbrâhîm, Yahudi ve ne de Hristiyan. Ve lâkin Hanif (yegâne İlâh’a inanan), Müslümandı (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyeti benimseyen).* Olmadı ‘İbrâhîm aleyhisselâm, Allâhû Teâlâ’ya’ ortak yakıştıranlardan.*
>3:19, 3:83, 3:84, 3:85, 5:3, 6:161, 10:105, 16:123, 21:25, 30:30<
>6:79, 6:121, 6:137, 9:6, 30:31, 60:4<
3:68 İnne evlen nâsi bi ibrâhîme lellezînettebeûhu ve hâzan nebiyyu vellezîne âmenû vallâhu veliyyul mu’minîn (mu’minîne).
Muhakkak ki, insanların en yakın olanı İbrâhîm’e, elbette o kimselerdir ki, ona uyanlardır ve bu bildiriciye (Muhammed aleyhisselâm’a) ve o kimselere ki, ‘samimi’ inananlardır. Ve Allâh, himayecisidir ‘samimi’ inanan kimselerin.
3:69 Veddet tâifetun min ehlil kitâbi lev yudillûnekum ve mâ yudıllûne illâ enfusehum ve mâ yeş’urûn (yeş’urûne).
Arzular ki, ‘diğer’ kitapların erbaplarından (Yahudiler ve Hristiyanlar) bir tayfa, keşke şaşırtabilseler sizleri. Ve ‘aslında’ şaşırtamazlar benliklerinden başkasını.* Ve ‘bunun’ farkında ‘bile’ değillerdir.
>14:30<
3:70 Yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi ve entum teşhedûn (teşhedûne).
Ey ‘diğer’ kitapların erbapları (Yahudiler ve Hristiyanlar)! Neden inkâr ediyorsunuz Allâh’ın âyetlerini? Ve sizler ‘buna Tevrât ile’ şahitlerken!
3:71 Ya ehlel kitâbi lime telbisûnel hakka bil bâtılı ve tektumûnel hakka ve entum ta’lemûn (ta’lemûne).
Ey ‘diğer’ kitapların erbapları (Yahudiler ve Hristiyanlar)! Neden karıştırıyorsunuz hakkı ‘İlâhî esasları’, asılsız ‘sebeplerle’?* Ve ‘sır olarak’ gizliyorsunuz gerçeği ve bildiğiniz ‘hâlde’!*
>8:8, 9:32, 9:33, 10:82, 17:81, 40:14, 61:8, 61:9<
>2:42, 3:71<
3:72 Ve kâlet tâifetun min ehlil kitâbi âminû billezî unzile alellezîne âmenû vechen nehâri vekfurû âhirahu leallehum yerciûn (yerciûne).
Ve dedi ki, ‘diğer’ kitapların erbaplarından ‘Yahudilerden’ bir tayfa, ‘diğerlerine’: „ İnanın, inançlı kimselere ki, o onlara indirilene (İlâhî esaslara) gündüzün ve inkâr edin ‘günün’ sonunda. Ki, belki rücu ederler!
3:73 Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh (yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’ (yeşâu), vallâhu vâsiun alîm (alîmun).
Ve inanmayın, dîninize ‘dîni algılarınıza’ uyan kimseden başkasına. “. ‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Muhakkak ki ‘tek gerçek’ yönlendirilme, Allâh’ın yönlendirmesidir! “. ‘Yine derlerse ki’: „ Sizlere verilen şeyin benzeri ‘başka’ birine de verilmesine de ‘inanmayın’. “. Veya tartışırlarsa sizlerle, Rabbinizin huzurunda.* De ki: „ Muhakkak ki liyakat, Allâh’ın elindedir, verir onu dilediği ‘rızasına uyan’ kişiye! “. Ve Allâh, ilmi, kudreti, lütufları geniş, her şeyi kapsayandır; en iyi bilendir!
>2:76, 3:73, 42:13, 42:14, 42:15, 42:16<
3:74 Yahtassu bi rahmetihî men yeşâ’ (yeşâu), vallâhu zul fadlil azîm (azîmi).
‘Allâhû Teâlâ’, tahsis eder bahşetmesini, bağışlamasını, merhametle esirgemesini, dilediği ‘rızasına uyan’ kişiye.* Ve Allâh, büyük liyakat sahibidir!
>2:256, 5:16, 5:48, 7:178, 9:126, 16:9, 18:29, 31:22, 39:41, 64:11<
3:75 Ve min ehlil kitâbi men in te’menhu bi kıntârin yueddihî ileyk (ileyke), ve minhum men in te’menhu bi dînârin lâ yueddihî ileyke illâ mâ dumte aleyhi kâimâ (kâimen), zâlike bi ennehum kâlû leyse aleynâ fîl ummiyyîne sebîl (sebîlun), ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûn (ya’lemûne).
Ve ‘diğer’ kitapların erbaplarından (Yahudiler ve Hristiyanlar) ‘öyle’ kimseler var ki, kantarlarca ‘servetini’ eğer ona emanet etsen, sana onu iade eder. Ve onlardan ‘öyle’ kimseler de ‘var ki’, bir dinarı eğer ona emanet etsen, sana onu iade etmez, illâki başında dikilmedikçe. İşte bu, onların demelerindendir, ki: „ Yoktur üzerlerimize, bilmeyenler ‘dînimizden olmayanlar’ hakkında bir yol ‘vebal’! “. Ve Allâh ‘adına’ yalan söylüyorlar ve bildikleri ‘hâlde’!*
>2:168, 2:169, 7:33, 16:116<
3:76 Belâ men evfâ bi ahdihî vettekâ fe innallâhe yuhibbul muttekîn (muttekîne).
Yok kim, vefa eder de taahhüdüne ve ‘günahlardan’ korunursa, o hâlde muhakkak ki Allâh, sever ‘günahlardan’ korunanları!
3:77 İnnellezîne yeşterûne bi ahdillâhi ve eymânihim semenen kalîlen ulâike lâ halaka lehum fîl âhırati ve lâ yukellimuhumullâhu ve lâ yenzuru ileyhim yevmel kıyâmeti ve lâ yuzekkîhim ve lehum azâbun elîm (elîmun).
Muhakkak o kimseler ki, pazarlarlar Allâh’ın ‘adına verdikleri’ taahhüdü ve yeminlerini, az bir bedele. İşte onlar ki, oluşumu yapılandırılarak yaratılış yoktur onlara âhirette! Ve onlarla konuşmaz Allâh ve ne de göz açtırır ‘süre verir’ onlara kıyâmet günü; ve onları ‘günahlardan’ arındırmaz. Ve onlaradır, elem azap.*
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:78 Ve inne minhum le ferîkan yelvûne elsinetehum bil kitâbi li tahsebûhu minel kitâbi ve mâ huve minel kitâb (kitâbi), ve yekûlûne huve min indillâhi ve mâ huve min indillâh (indillâhi), ve yekûlûne alâllâhil kezibe ve hum ya’lemûn (ya’lemûne).
Ve muhakkak ki onlardan (Yahudilerden)’, elbette bir kısmı, dillerini eğip bükerler ‘okuduklarında’ kitabı ki, sanmanız için onu, kitaptan (Tevrât). Ve o şey kitaptan değildir. Ve diyorlar ki: „ O, Allâh’ın katındandır! “. O, değildir Allâh’ın katından!* Ve Allâh ‘adına’ yalan söylüyorlar ve bildikleri ‘hâlde’!*
>4:46<
>2:168, 2:169, 7:33, 16:116<
3:79 Mâ kâne li beşerin en yu’tiyehullâhul kitâbe vel hukme ven nubuvvete summe yekûle lin nâsi kûnû ıbâden lî min dûnillâhi ve lâkin kûnû rabbâniyyîne bi mâ kuntum tuallimûnel kitâbe ve bimâ kuntum tedrusûn (tedrusûne).
Olmaz, ‘hiçbir’ insanoğlu için Allâh’ın vermesi onlara ki, kitap ‘hakikat bilgisi’ ve idrak ‘yetisi’ ve bildiricilik (peygamberlik); sonra da insanlara desin ki: „ İbadet edin, Allâh’tan ziyade bana! “. Ve lâkin ‘der ki’: „ Rabbanî olun (hizmetle, ibadetle kendini Rabbine adayan, dîn âlimleri) ki, öğretiyor olduğunuz şeylerle ‘hakikat bilgisiyle’, kitaptan ve öğreniyor olduğunuz şeylerle! “.
3:80 Ve lâ ye’murekum en tettehizûl melâikete ven nebiyyîne erbâbâ (erbâben), e ye’murukum bil kufri ba’de iz entum muslimûn (muslimûne).
Ve emretmez sizlere edinmenizi ki, melekleri ve bildiricileri (peygamber), ‘dîni kurallar koyan’ erbaplar.* ‘Hiç’ emreder mi sizlere, ‘hakikat bilgisini’ inkârı, sizler Müslümanlar (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyeti benimseyen) olduktan sonra?
>2:41, 2:89, 2:91, 2:101, 4:47, 5:48, 6:91, 9:30, 9:31, 35:31, 46:12, 98:94, 98:5<
3:81 Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh (tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî, kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn (şâhidîne).
Ve almıştı Allâh, kesin söz bildiricilerden (tüm peygamberden): „ Sizlere verdiğim kitaptan ‘hakikat bilgisinden’ ve hükümlerden sonra, sizlere geldiğinde bir elçi ki, tasdikleyendir beraberinizdeki sebebi ‘(Tevrât ve İncîl); ona, elbette inanır ve ona, elbette yardım edersiniz! “.* Dediğinde: „ Tasdiklediniz ve aldınız mı bu ağır ‘görevi’ üzerlerinize? “. Dediler ki: „ Tasdikledik! “. ‘Allâhû Teâlâ, vahiyle’** dedi ki: „ Öyleyse şahit olun ve Ben sizlerle beraber şahitlerdenim! “.
>2:41, 2:89, 2:91, 2:101, 4:47, 5:48, 6:91, 9:30, 9:31, 35:31, 46:12, 98:94, 98:5<
>2:253, 4:164, 7:62, 7:117, 7:143, 19:9, 21:45, 42:51<
(42:51’den bilindiği gibi, Allâhû Teâlâ’nın, hiçbir insanla konuşması olmamıştır! Kelâmıyla olsa da, yine vahiyledir veya melekler aracılığıyla.)
3:82 Fe men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn (fâsikûne).
Artık kim, ‘geçmişe’ dönerse, işte bunun ardından, o hâlde işte onlar… Onlar, fesatlardır.
3:83 E fe gayre dînillâhi yebgûne ve lehû esleme men fîs semâvâti vel ardı tav’an ve kerhen ve ileyhi yurceûn (yurceûne).
Hâlâ gayrısını mı rağbet ediyorlar, Allâh’ın dîninden ‘İslâm’dan’?* Ve Zât’ına teslimken, göklerdeki kimseler* ve yeryüzünde, gönüllü ve zoraki;* ve Zât’ı ‘huzuruna’ rücu edilirler.
>3:19, 3:83, 3:84, 3:85, 5:3, 6:161, 10:105, 16:123, 21:25, 30:30<
Dünya dışı başka varlıkların yaşadığı: – https://ikra.vision
>2:255, 3:83, 6:59, 13:15, 16:49, 17:44, 22:18, 67:14<
3:84 Kul âmennâ billâhi ve mâ unzile aleynâ ve mâ unzile alâ ibrâhîme ve ismâîle ve ishâka ve ya’kûbe vel esbâtı ve mâ ûtiye mûsâ ve îsâ ven nebiyyûne min rabbihim, lâ nuferriku beyne ehadin minhum, ve nahnu lehu muslimûn (muslimûne).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ ‘Samimi’ inandık Allâh’a ve bizlere indirilen şeye (Kur’ân-ı Kerîm’e)! Ve indirilen şeye ‘diğer mukaddes kitaplara’, İbrâhîm’e ve İsmâîl’e ve İshâk’a ve Yâkub’a (İbrâhîm aleyhisselâm’ın torunu) ve ‘onun’ torunlarına ve verilen şeye Mûsâ’ya ve Îsâ’ya (Tevrât ve İncîl) ve verilen şeye ‘İlâhî sayfalar, kitaplar ve vahiylere, diğer’ bildiricilere (peygamber), Rablerinden.* Ayırmayız ‘hiç’ birini onlardan! Ve bizler, Zât’ına Müslümanlarız (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyeti benimseyen)! “.
>2:38, 2:121, 14:4, 16:36, 39:71, 62:2<
3:85 Ve men yebtegi gayrel islâmi dînen fe len yukbele minh (minhu), ve huve fîl âhireti minel hâsirîn (hâsirîne).
Ve kim rağbet ederse İslâm’dan (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyet) gayrı bir dîn ‘inanç’, artık asla kabul eylenmez ondan; ve o, âhirette de hüsrana uğrayanlardandır.
3:86 Keyfe yehdillâhu kavmen keferû ba’de îmânihim ve şehidû enner resûle hakkun ve câehumul beyyinât (beyyinâtu) vallâhu lâ yehdil kavmez zâlimîn (zâlimîne).
Nasıl yönlendirir Allâh ‘o’ toplumu ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; îmânlarının ardından. Ve şahitlerken, elçinin gerçek olduğuna ve gelmişken onlara, ayan beyan ‘deliller’. Ve Allâh, ‘hakikati örtmeye şartlandıkları için, razı olduğu yola’ yönlendirmez zalimler toplumunu!*
>2:171, 3:108, 6:104, 7:101, 7:179, 8:22, 8:23, 10:100, 13:19, 17:72, 17:97, 21:45, 22:46, 25:44, 40:35, 64:11, 67:10<
3:87 Ulâike cezâuhum enne aleyhim la’netallâhi vel melâiketi ven nâsi ecmaîn (ecmaîne).
İşte onlar ki, cezaları, olmasıdır üzerlerine Allâh’ın lâneti ve meleklerin de; ve (yanlış bilgilendirdiği için sapan ve neticelerine katlanan) insanların da, topluca.*
>2:159, 2:161, 3:85, 3:86, 3:87, 7:38, 29:13<
3:88 Hâlidîne fîhâ, lâ yuhaffefu anhumul azâbu ve lâ hum yunzarûn (yunzarûne).
Sonsuza ‘dek’ kalıcılardır orada. Hafifletilmez onlardan azap; ve onlara göz açtırılmaz ‘süre verilmez’.*
>6:27, 25:26, 25:27, 32:12, 33:66, 33:67, 34:52, 34:53, 89:23<
3:89 İllellezîne tâbû min ba’di zâlike ve aslehû fe innallâhe gafûrun rahîm (rahîmun).
Müstesnadır o kimseler ki, tövbe ettiler işte bunun ardından ve ‘gidişatı’ düzelttiler. O hâlde şüphesiz ki Allâh, fazlalığına bakmaksızın günahları örten, bağışlayandır;* inançlıları esirgeyen, acıyan, bahşedendir!
>4:48, 5:39, 15:49, 17:25, 20:82, 25:71, 28:16, 39:53<
3:90 İnnellezîne keferû ba’de îmânihim summezdâdû kufran len tukbele tevbetuhum, ve ulâike humud dâllûn (dâllûne).
Muhakkak o kimseler ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; îmânlarının ardından, sonra da nankörlüklerini artırdılar.* Onların ‘son nefesteki’ tövbeleri asla kabul eylenmez.* Ve işte onlar… Onlar, sapanlardır!
>3:90, 3:105, 3:106, 4:137, 16:106<
>2:161, 3:90, 9:84, 9:113, 47:34<
3:91 İnnellezîne keferû ve mâtû ve hum kuffârun fe len yukbele min ehadihim mil’ul ardı zeheben ve leviftedâ bih (bihî), ulâike lehum azâbun elîmun ve mâ lehum min nâsırîn (nâsırîne).
Muhakkak o kimseler ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır. Ve ‘bu günahla’ ölenler… Ve onlar inkârcılardır ‘öldüklerinde de’.* Artık asla kabul eylenmez onların ‘hiç’ birinden, yeryüzü dolusu altını olsa ve onu feda etse de. İşte onlar ki, onlaradır, elem azap.* Ve yoktur onlara yardımcılardan.
>2:161, 3:90, 9:84, 9:113, 47:34<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:92 Len tenâlûl birre hattâ tunfikû mimmâ tuhibbûn (tuhibbûne), ve mâ tunfikû min şey’in fe innallâhe bihî alîm (alîmun).
Asla eremezsiniz razı olunan niteliğe ki, ‘Allâhû Teâlâ’nın rızası için’ bağış yapmadıkça sevdiğiniz şeylerden. Ve ‘rızası için’ ne bağış yaparsanız bir şeylerden, o hâlde şüphesiz ki Allâh, onu en iyi bilendir!
3:93 Kullut taâmi kâne hillen li benî isrâile illâ mâ harrame isrâîlu alâ nefsihî min kabli en tunezzelet tevrât (tevrâtu), kul fe’tû bit tevrâti fetlûhâ in kuntum sâdıkîn (sâdıkîne).
Yiyeceklerin hepsi helâldi ‘caizdi’ İsrâîloğullarına, İsrâîl’in (Yâkub aleyhisselâm’ın bir adağı esas alarak) benliğine haram ‘caiz olmaz’ kıldığı şeyler dışında ki, Tevrât indirilmeden önce.* ‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Haydi Tevrât’ı getirin de kıraat edin, eğer samimilerseniz! “.
>3:93, 4:160, 6:146<
3:94 Fe menifterâ alâllâhil kezibe min ba’di zâlike fe ulâike humuz zâlimûn (zâlimûne).
Artık kim, uydurursa Allâh ‘adına’ yalanı,* işte bunun ardından, o hâlde işte onlar… Onlar, zalimlerdir.
>2:168, 2:169, 7:33, 16:116<
3:95 Kul sadakallâhu fettebiû millete ibrâhîme hanîfâ (hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn (muşrikîne).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Sözünde samimidir Allâh! Öyleyse uyun İbrâhîm’in milletine, Hanif (yegâne İlâh’a inanan) ‘olarak’! “.* Ve olmadı ‘İbrâhîm aleyhisselâm, Allâhû Teâlâ’ya’ ortak yakıştıranlardan.*
>3:19, 3:83, 3:84, 3:85, 5:3, 6:161, 10:105, 16:123, 21:25, 30:30<
>6:79, 6:121, 6:137, 9:6, 30:31, 60:4<
3:96 İnne evvele beytin vudia lin nâsi lellezî bi bekkete mubâreken ve huden lil âlemîn (âlemîne).
Muhakkak ki, evvelki Ev (Kâbe), insanlara ‘ibadet’ için konuldu. Elbette o, Bekke’dedir (Mekke’nin eski adı). Mübarektir ve yönlendirmeye ‘vesiledir’ cümle âlemlere.*
>2:126, 2:127, 3:96, 3:97, 8:26, 27:91, 28:57, 29:67<
3:97 Fîhi âyâtun beyyinâtun makâmu ibrâhîm (ibrâhîme), ve men dahalehu kâne âminâ (âminen), ve lillâhi alen nâsi hiccul beyti menistetâa ileyhi sebîlâ (sebîlen), ve men kefere fe innallâhe ganiyyun anil âlemîn (âlemîne).
Oradadır âyetler ‘ibretler’, ayan beyan ‘deliller’, İbrâhîm’in mahallînde. Ve kim oraya girerse, emniyette olur. Ve Allâh için Ev’in (Kâbe) hac edilmesi, insanların üzerinedir!* Ona, yol bulmaya ‘hacca gitmeye’ mecal edebilen kimselere. Ve kim, ‘hakikat bilgisini’ inkâr ederse, o hâlde şüphesiz ki Allâh, hiçbir şeye muhtaç olmayan, müstağnidir!
>2:126, 2:127, 3:96, 3:97, 8:26, 27:91, 28:57, 29:67<
3:98 Kul yâ ehlel kitâbi lime tekfurûne bi âyâtillâhi, vallâhu şehîdun alâ mâ ta’melûn (ta’melûne).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Ey ‘diğer’ kitapların erbapları (Yahudiler ve Hristiyanlar)! Neden inkâr ediyorsunuz Allâh’ın âyetlerini? “. Ve Allâh şahittir; gayret ettiğiniz şeyler üzerinde!
3:99 Kul yâ ehlel kitâbi lime tesuddûne an sebîlillâhi men âmene tebgûnehâ ivecen ve entum şuhedâu ve mâllâhu bi gâfilin ammâ ta’melûn (ta’melûne).
‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Ey ‘diğer’ kitapların erbapları (Yahudiler ve Hristiyanlar)! Neden alıkoyuyorsunuz Allâh’ın yolundan, inanan kimseleri!?* Amaçlıyorsunuz onda bir eğrilik! Ve sizler ‘buna Tevrât ile’ şahitlerken! “. Ve değildir Allâh bihaber, gayret ettiğiniz şeylerden!
>6:123, 7:86, 8:36, 11:19, 14:3, 16:88, 17:16, 34:34, 43:23<
3:100 Yâ eyyuhellezîne âmenû in tutîû ferîkan minellezîne ûtûl kitâbe yeruddûkum ba’de îmânikum kâfirîn (kâfirîne).
Ey inançlı kimseler! Eğer itaat ederseniz bir kısmına o kimselerin ki, kitap ‘hakikat bilgisi’ verilen ‘Yahudiler ve Hristiyanların’, sizleri döndürürler îmânınızın ardından inkârcılığa!
3:101 Ve keyfe tekfurûne ve entum tutlâ aleykum âyâtullâhi ve fîkum resûluh (resûluhu), ve men ya’tesim billâhi fe kad hudiye ilâ sırâtın mustakîm (mustakîmin).
Ve nasıl nankörlük edersiniz? Ve kıraat edilirken huzurunuza, âyetleri Allâh’ın ve aranızdayken elçisi! Ve kim, sımsıkı tutunursa Allâh’a ‘teslimiyete’, artık o, yönlendirilmiş olur ‘razı olduğu’ yol istikâmetine.*
>2:256, 5:16, 5:48, 7:178, 9:126, 16:9, 18:29, 31:22, 39:41, 64:11<
3:102 Yâ eyyuhellezîne âmenûttekullâhe hakka tukâtihî ve lâ temûtunne illâ ve entum muslimûn (muslimûne).
Ey inançlı kimseler! Korunun Allâh’a ‘karşı gelmekten’ ki, hakkıyla ‘titizlikle, gereğince’ O’na korunmayla! Ve ölmeyin ve sizler, Müslümanlar (Allâhû Teâlâ’ya teslimiyeti benimseyen) olmadıkça!
3:103 Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrekû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ (ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn (tehtedûne).
Ve sımsıkı tutunun (elbirliğiyle, teslimiyet için bir yöne çekilen) Allâh’ın ipine; topluca ve fırkalara ayrılmayın! Ve yâd edin, Allâh’ın lütfunu üzerlerinizdeki! Sizler ‘birbirinize’ düşmandınız, sonra kaynaştırdı kalplerinizin arasını ki, böylelikle oldunuz O’nun lütfuyla kardeşler. Ve sizler, ateşten bir çukurun ‘cehennemin’ kenarındayken nihayet sizleri kurtardı ondan. İşte böyle beyan eder Allâh, sizlere âyetlerini ‘hakikat bilgisini’! Ki, belki ‘razı olduğu yola’ yönlenirsiniz!
3:104 Veltekun minkum ummetun yed’ûne ilel hayri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munker (munkeri), ve ulâike humul muflihûn (muflihûne).
Ve olsun aranızda bir ümmet. Ki, davet eden hayra ve tembihleyen meşru olanla ve men eden fenalıktan! Ve işte onlar… Onlar, felâha erenlerdir!
3:105 Ve lâ tekûnû kellezîne teferrakû vahtelefû min ba’di mâ câehumul beyyinât (beyyinâtu), ve ulâike lehum azâbun azîm (azîmun).
Ve olmayın o kimseler (Yahudiler ve Hristiyanlar) gibi ki, fırkalara ayrıldılar ve ihtilâf ettiler gelen şeyin ‘delillerin’ ardından onlara, ayan beyan!* Ve işte onlar ki, onlaradır, büyük azap.*
>2:41, 2:89, 2:91, 2:101, 4:47, 5:48, 6:91, 9:30, 9:31, 35:31, 46:12, 98:94, 98:5<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:106 Yevme tebyaddu vucûhun ve tesveddu vucûh (vucûhun), fe emmellezînesveddet vucûhuhum e kefertum ba’de îmânikum fe zûkûl azâbe bimâ kuntum tekfurûn (tekfurûne).
O gün* ‘nice’ yüzler ağarır* ve kararır ‘nice’ yüzler de.* Fakat o kimseler ise ki, yüzleri kararan, ‘denir ki’: „ İnkâr mı ettiniz? Îmânınızın ardından; o hâlde tadın azabı!* İnkâr etmekte olduğunuz şeylerden. “.
>11:103, 11:104, 11:105, 14:48, 14:49, 21:103, 22:56, 24:24, 25:26, 28:66, 30:14<
>3:106, 3:107, 7:46, 10:26, 47:30, 55:41, 75:22, 80:38, 83:24, 88:8<
>3:106, 7:48, 10:27, 39:60, 67:27, 75:24, 80:40, 88:2<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:107 Ve emmellezînebyaddat vucûhuhum fe fî rahmetillâh (rahmetillâhi), hum fîhâ hâlidûn (hâlidûne).
Ve ama o kimseler ki, yüzleri ağardı. Artık içindedirler, Allâh’ın bahşetmesi, bağışlaması, merhametle esirgemesinin.* Onlar, orada kalıcılardır.
>3:106, 3:107, 7:46, 10:26, 47:30, 55:41, 75:22, 80:38, 83:24, 88:8<
3:108 Tilke âyâtullâhi netlûhâ aleyke bil hakk (hakkı), ve mâllâhu yurîdu zulmen lil âlemîn (âlemîne).
‘Yâ Muhammed!’, Bunlar, Allâh’ın âyetleridir ki, kıraat ediyoruz onu sana, gerçekleriyle! Ve değildir Allâh’ın muradı, cümle âlemlere ‘haksız yere’ zulüm.
3:109 Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard (ardı), ve ilâllâhi turceul umûr (umûru).
Ve Allâh’ındır, ne varsa göklerde ve ne varsa yerde! Ve Allâh’a ‘kalmıştır’ ki, rücu edilir emirleriyle ‘oluşan her şey’!
3:110 Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh (billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn (fâsikûne).
Sizler oldunuz en hayırlı ümmet, insanlar için çıkarılmış. Tembihlersiniz meşru olanla ve men edersiniz fenalıktan ve ‘samimi’ inanıyorsunuz Allâh’a. Ve eğer inansalardı ‘diğer’ kitapların erbapları da (Yahudiler ve Hristiyanlar) elbette olurdu onlara ‘daha’ hayırlı. Onlardan ‘samimi’ inananlar da ‘vardır’ ve onların birçoğu, fesatlardır.
3:111 Len yedurrûkum illâ ezâ (ezen), ve in yukâtilûkum yuvellûkumul edbâr (edbâre), summe lâ yunsarûn (yunsarûne).
Sizlere asla zarar veremezler, eza dışında. Ve eğer savaşırlarsa sizlerle, arkalarını dönerler sizlere (kaçarlar).* Sonra da ‘onlara’ yardım olunmaz.
>3:110, 3:111, 9:56, 9:57, 33:13, 33:14, 63:7<
3:112 Duribet aleyhimuz zilletu eyne mâ sukıfû illâ bi hablin minallâhi ve hablin minen nâsi ve bâû bi gadabin minallâhi ve duribet aleyhimul meskeneh (meskenetu), zâlike bi ennehum kânû yekfurûne bi âyâtillâhi ve yaktulûnel enbiyâe bi gayri hakk (hakkın), zâlike bimâ asav ve kânû ya’tedûn (ya’tedûne).
Vuruldu üzerlerine zillet, nerede bulunurlarsa. Ki müstesnadır, (elbirliğiyle, teslimiyet için bir yöne çekilen) Allâh’ın ipi. Ve bir ip ki, ‘dîni algıları teslimiyet olan’ insanlardan ‘sımsıkı tutulmuştur’. Ve uğradılar Allâh’tan gazaba; ve vuruldu üzerlerine meskensizlik. İşte bu, inkâr ediyor olmaları sebebiyledir, Allâh’ın âyetlerini. Ve öldürüyorlar bildiricileri (peygamber) haksız yere. İşte bu, âsilik sebebiyledir ve aşırılık ediyor olmalarındandır.
3:113 Leysû sevâ’ (sevâen), min ehlil kitâbi ummetun kâimetun yetlûne âyâtillâhi ânâel leyli ve hum yescudûn (yescudûne).
Ki, eşit değildir. ‘Diğer’ kitapların erbaplarından (Yahudiler ve Hristiyanlar) bir ümmet, ‘Allâhû Teâlâ’nın huzuruna’ dikilerek kıraat ederler Allâh’ın âyetlerini, gece boyunca. Ve onlar, ‘saygıyla’ yere kapanıyorlar!
3:114 Yu’minûne billâhi vel yevmil âhiri ve ye’murûne bil ma’rûfi ve yenhevne anil munkeri ve yusâriûne fîl hayrât (hayrâti), ve ulâike mines sâlihîn (sâlihîne).
‘Samimi’ inananlardır Allâh’a ve âhir ‘son’ güne. Ve tembihlerler meşru olanla ve men ederler fenalıktan. Ve koşuştururlar ‘Allâhû Teâlâ’nın rızası için’ hayır işlerinde. Ve işte onlar, erdemlilerdendir.
3:115 Ve mâ yef’alû min hayrin fe len yukferûh (yukferûhu), vallâhu alîmun bil muttekîn (muttekîne).
Ve ifa ettikleri şey ‘Allâhû Teâlâ’nın rızası için’ hayırdan ki, artık o, asla örtülmez! Ve Allâh, en iyi bilendir; ‘günahlardan’ korunanları!
3:116 İnnellezîne keferû len tugniye anhum emvâluhum ve lâ evlâduhum minallâhi şey’â (şey’en), ve ulâike ashâbun nâr (nâri), hum fîhâ hâlidûn (hâlidûne).
Muhakkak o kimseler ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; asla yarar sağlamaz onlara, malları ve ne de evlâtları, ‘önlemeye’ Allâh’tan ‘gelecek azaba karşı’ bir şeyi. Ve işte onlar, ateş ‘cehennem’ sahabeleridir; onlar, orada kalıcılardır.
3:117 Meselu mâ yunfikûne fî hâzihil hayâtid dunyâ ke meseli rîhin fîhâ sırrun esâbet harse kavmin zalemû enfusehum fe ehlekethu ve mâ zalemehumullâhu ve lâkin enfusehum yazlımûn (yazlımûne).
Emsali, ‘inkâr eden kimselerce’ bağış yapılan şeylerin, buradaki dünya hayatında ‘şu’ misal gibidir: Kavurucu, dondurucu soğuk yel ki, isabet etti ekinlerine, ‘günaha sebebiyet vererek’ benliklerine zulmeden toplumun, böylelikle yok etti onu.* Ve zulmetmedi onlara Allâh; ve lâkin ‘günaha sebebiyet vererek’ benliklerine zulmediyorlardı.
>2:264, 3:117, 14:18, 18:103, 18:104, 18:105, 24:39, 25:23, 33,19, 47:1<
3:118 Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tettehızû bitâneten min dûnikum lâ ye’lûnekum habâlâ (habâlen), veddû mâ anittum, kad bedetil bagdâu min efvâhihim, ve mâ tuhfî sudûruhum ekber (ekberu), kad beyyennâ lekumul âyâti in kuntum ta’kılûn (ta’kılûne).
Ey inançlı kimseler! Sırdaş edinmeyin ki, sizlerden ziyade!* ‘Onlar’, sizlere kargaşadan geri kalmazlar ve arzularlar sizlere sıkıntı veren şeyleri. Kinleri ağızlarından ‘sözlerinden’ belli olmuştur. Ve sakladıkları şey ‘kinleri’ göğüslerinde ‘gönüllerinde’ daha da büyüktür. Sizlere, âyetleri ‘alâmetleri’ beyan etmiştik, eğer akıl yürütürseniz!
>3:118, 4:89, 4:144, 5:51, 5:57, 9:16, 9:23, 58:22, 60:1, 60:8, 60:9<
3:119 Hâ entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil kitâbi kullih (kullihi), ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ halev addû aleykumul enâmile minel gayz (gayzi), kul mûtû bi gayzikum, innallâhe alîmun bi zâtis sudûr (sudûri).
İşte sizler böylesiniz, seversiniz onları ve onlar sevmezler sizleri. Ve sizler, ‘samimi’ inanırsınız kitaba ‘hakikat bilgisine’ ki, onun tamamına. Ve buluştukları zaman sizlerle, dediler ki: „ ‘Samimi’ inandık! “. Ve baş başa kaldıkları zaman, ısırırlar parmak uçlarını sizlere karşı öfkelerinden. ‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Öfkenizden ölün! “. Şüphesiz ki Allâh, en iyi bilendir; göğüslerin sahip olduğunu (gönüllerde barındırılan niyetleri)!*
>18:49, 22:76, 23:105, 29:3, 29:68, 41:20, 43:80, 50:16, 50:17, 50:18, 69:49<
3:120 İn temseskum hasenetun tesû’hum, ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum keyduhum şey’a (şey’en), innallâhe bi mâ ya’melûne muhît (muhîtun).
Eğer dokunursa sizlere bir iyilik ‘bu’, hüzünlendirir onları. Ve eğer isabet ederse sizlere bir kötülük, mutlu olurlar ona. Ve eğer ‘bunlara’ sabrederseniz ve ‘günahlardan’ korunursanız, sizlere zarar veremez onların tuzakları ‘hiçbir’ şeyle. Şüphesiz ki Allâh, gayret ettikleri şeyleri kuşatan, kavrayandır!
3:121 Ve iz gadavte min ehlike tubevviul mu’minîne makâide lil kıtâl (kıtâli), vallâhu semîun alîm (alîmun).
‘Yâ Muhammed!’, Ve ‘ayrıldığın’ zaman erkenden ‘ev’ ahalinden, mevzilendiriyordun ‘samimi’ inananları, savaş için ‘Uhud’da’ elverişli yerlere! Ve Allâh, işitmesi devamlı ve her şeyi kapsayan, işittiğine icabet edendir; en iyi bilendir!
3:122 İz hemmet tâifetâni minkum en tefşelâ vallâhu veliyyuhumâ ve alâllâhi fel yetevekkelil mu’minûn (mu’minûne).
‘Yâ Muhammed!’, ‘Bozulmaya’ yeltenmişti sizlerden iki tayfa, yılgınlığa kapılarak.* Ve Allâh, himayecileriydi onların. Ve artık Allâh’a itimat etsinler, ‘samimi’ inananlar!
>3:154<
3:123 Ve lekad nasarakumullâhu bi bedrin ve entum ezilleh (ezilletun), fettekûllâhe leallekum teşkurûn (teşkurûne).
‘Yâ Muhammed!’, Ve andolsun ki, Allâh, sizlere yardım etti, Bedir’de (Bedir savaşında), ve sizler zilletteyken. Artık korunun Allâh’a ‘karşı gelmekten’! Ki, belki şükredersiniz!
3:124 İz tekûlu lil mu’minîne e len yekfiyekum en yumiddekum rabbukum bi selâseti âlâfin minel melâiketi munzelîn (munzelîne).
‘Yâ Muhammed!’, Demiştin ki, ‘samimi’ inananlara: „ Sizlere kâfi değil mi sizlere iane etmesi Rabbinizin, indirilen meleklerden üç bini ile?! “.*
>3:151, 8:10, 8:11, 8:12, 8:44, 8:48, 8:66, 36:28<
3:125 Belâ in tasbirû ve tettekû ve ye’tûkum min fevrihim hâzâ yumdidkum rabbukum bi hamseti âlâfin minel melâiketi musevvimîn (musevvimîne).
Ki eğer, sabrederseniz ve ‘günahlardan’ korunursanız ve sizlere gelirler de aniden, ‘saldırırlarsa bile’ bununla iane eder sizlere Rabbiniz, belirlenmiş meleklerden beş bini ile.*
>3:151, 8:10, 8:11, 8:12, 8:44, 8:48, 8:66, 36:28<
3:126 Ve mâ cealehullâhu illâ buşrâ lekum ve li tatmeinne kulûbukum bih (bihî), ve men nasru illâ min indillâhil azîzil hakîm (hakîmi).
‘Yâ Muhammed!’, Ve kılmadı onu ‘bu vaadi’ Allâh sizlere, müjde dışında; ve ‘fiilen görüp’ kanaati için kalplerinizin onunla. Ve yardım olmaz ki, olmasın Allâh’ın katından. Ki, ‘Zât’ı’, mutlak yüce, eşsiz, benzersizdir; âdil, hakkı yerine getiren, adaletle hükmedendir!
3:127 Li yaktaa tarafen minellezîne keferû ev yekbitehum fe yenkalibû hâibîn (hâibîne).
‘Allâhû Teâlâ bu yardımı yaptı ki’, kesmek için, bir tarafın ‘ardını’ o kimselerin ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; veya zelil eder onları ki, bu yüzden bozguna uğrar da geri dönerler.
3:128 Leyse leke minel emri şey’un ev yetûbe aleyhim ev yuazzibehum fe innehum zâlimûn (zâlimûne).
‘Yâ Muhammed! Bu’ emirden ‘hükümden’ yoktur senin ‘yapacağın’ bir şey! ‘Allâhû Teâlâ’, ya tövbeyi kabul eyler üzerlerinden* veya ‘inkâra devam ederlerse’ azaplandırır onları.* Ne var ki onlar, zalimlerdir.
>4:48, 5:39, 15:49, 17:25, 20:82, 25:71, 28:16, 39:53<
>4:48, 6:88, 7:146, 8:23, 8:51, 9:80, 16:107, 16:108, 40:12, 47:28<
3:129 Ve lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ard (ardı), yagfiru li men yeşâu ve yuazzibu men yeşâ’ (yeşâu), vallâhu gafûrun rahîm (rahîmun).
Ve Allâh’ındır, ne varsa göklerde ve ne varsa yerde! Bağışlar, dilediği ‘rızasına uyan’ kişiyi* ve azap eder dilediği ‘müstahik’ kişiye de!* Ve Allâh, fazlalığına bakmaksızın günahları örten, bağışlayandır;* inançlıları esirgeyen, acıyan, bahşedendir!
>4:48, 5:39, 15:49, 17:25, 20:82, 25:71, 28:16, 39:53<
>4:48, 6:88, 7:146, 8:23, 8:51, 9:80, 16:107, 16:108, 40:12, 47:28<
3:130 Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ te’kulur ribâ ad’âfen mudâafeh (mudâafeten), vettekûllâhe leallekum tuflihûn (tuflihûne).
Ey inançlı kimseler! Yemeyin kâr payını defaten, defalarca!* Ve korunun Allâh’a ‘karşı gelmekten’! Ki, belki felâha erersiniz!
>2:276, 2:178, 3:130, 30:39<
3:131 Vettekûn nârelletî uiddet lil kâfirîn (kâfirîne).
Ve ‘günahlardan’ korunun ki, o ateş, hazırlandı ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlar için.*
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:132 Ve atîûllâhe ver resûle leallekum turhamûn (turhamûne).
Ve itaat edin Allâh’a ve elçiye!* Ki, belki bahşedilip, bağışlanıp, merhametle esirgenirsiniz!
>3:179, 4:13, 4:14, 4:69, 8:13, 8:29, 9:63, 24:47, 33:36, 58:5, 58:20<
3:133 Ve sâriû ilâ magfiretin min rabbikum ve cennetin arduhâs semâvâtu vel ardu, uiddet lil muttekîn (muttekîne).
Ve koşuşturun bağışlanmaya, Rabbinizden! Ve has bahçe ‘cennete’ ki, yeri, gökler ve yeryüzü kadardır. Ki, hazırlandı ‘günahlardan’ korunanlara.
3:134 Ellezîne yunfikûne fîs serrâi ved darrâi vel kâzımînel gayza vel âfîne anin nâs (nâsi), vallâhu yuhibbul muhsinîn (muhsinîne).
O kimseler ki, ‘Allâhû Teâlâ’nın rızası için’ bağış yaparlar ferahlıkta ve darlıkta; ve yutanlardır ‘içine atar’ öfkeyi ve affedenlerdir insanları! Ve Allâh, sever ‘kendisini’ koruyan, iyileri!
3:135 Vellezîne izâ fealû fâhişeten ev zalemû enfusehum zekerûllâhe festagferû li zunûbihim, ve men yagfiruz zunûbe illâllâhu ve lem yusırrû alâ mâ fealû ve hum ya’lemûn (ya’lemûne).
Ve o kimseler ki, müstehcenlik ifa ettiklerinde veya ‘günaha sebebiyet vererek’ benliklerine zulmettiklerinde, yâd ederler Allâh’ı;* suçları için hemen istiğfar ederler. Ve kim, bağışlar suçları ki, Allâh dışında? Ve ‘onlar’ ısrar etmezler, ifa ettikleri şeyler üzerinde ‘hatalarında’ ve bildikleri ‘hâlde’.
>2:152, 2:239, 3:135, 3:191, 4:103, 6:118, 13:28, 20:14, 33:41<
3:136 Ulâike cezâuhum magfiretun min rabbihim ve cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ, ve ni’me ecrul âmilîn (âmilîne).
İşte onlar ki, ödülü, bağışlanmadır Rablerinden! Ve has bahçeler ‘cennetler’ ki, akar onun altından nehirler; ki kalıcılardır orada. Ve ne güzeldir ecri, ‘yararlı işlere’ gayret edenlerin!*
>2:195, 7:128, 8:40, 11:49, 13:22, 13:23, 13:24, 13:35, 18:44, 25:15, 28:77, 28:83<
3:137 Kad halet min kablikum sunenun, fe sîrû fîl ardı fenzurû keyfe kâne âkıbetul mukezzibîn (mukezzibîne).
Gelip geçmiştir sizlerden önce de, ‘uygulanan’ sünnetler (İlâhî hüküm).* Haydi ‘isterseniz’ dolaşın yeryüzünde, böylelikle bakın, nasıl oldu âkıbeti ‘hakikat bilgisini’ yalanlayanların!
>3:137, 8:38, 15:13, 17:77, 18:55, 33:38, 33:62, 35:43, 40:85, 48:23<
3:138 Hâzâ beyânun lin nâsi ve huden ve mev’ızatun lil muttekîn (muttekîne).
Bu (Kur’ân-ı Kerîm), bir beyandır insanlara ve yönlendirilmeye ‘vesiledir’ ve nasihattir ‘günahlardan’ korunanlara!
3:139 Ve lâ tehinû ve lâ tahzenû ve entumul a’levne in kuntum mu’minîn (mu’minîne).
‘Ey inançlı kimseler’! Ve yılmayın ve hüzünlenmeyin. Ve sizler üstün olanlarsınız eğer ‘samimi’ inananlarsanız!
3:140 İn yemseskum karhun fe kad messel kavme karhun misluh (misluhu), ve tilkel eyyâmu nudâviluhâ beynen nâs (nâsi), ve li ya’lemallâhullezîne âmenû ve yettehize minkum şuhedâe vallâhu lâ yuhibbuz zâlimîn (zâlimîne).
Eğer dokunursa sizlere bir ıstırap, o hâlde dokunmuştu o topluma da onun benzeri bir ıstırap. Ve bunlar ki ‘mutlu ve kederli’ günler, dolandırırız insanlar arasında. Ve bilmesi ‘belirlemesi’ içindir Allâh’ın, ‘samimi’ inanan kimseleri ve sizlerden şahitler edinir.* Ve Allâh, sevmez zalimleri!
>4:41, 16:84, 16:89, 17:71, 22:78, 33:45<
3:141 Ve liyumahhisallâhullezîne âmenû ve yemhakal kâfirîn (kâfirîne).
Ve temize çıkarmak içindir ‘kalplerinizdeki şüpheyi’ Allâh’ın, ‘samimi’ inanan kimselerden ve usul usul mahvetmesi içindir inkârcıları.
3:142 Em hasibtum en tedhulûl cennete ve lemmâ ya’lemillâhullezîne câhedû minkum ve ya’lemes sâbirîn (sâbirîne).
Yoksa hesapladınız ‘sandınız’ mı ki, has bahçe ‘cennete’ dâhil edileceğinizi ve olmadıkça Allâh’ın bilip ‘belli etmesi’, sizlerden cihâd (kararlılıkla İslâm’ı yaşama mücâdelesi) eden kimseleri ve bilip ‘belli etmeden’ sabredenleri?!*
>3:142, 4:95, 9:20, 22:78, 29:69, 47:31<
3:143 Ve lekad kuntum temennevnel mevte min kabli en telkavhu, fe kad raeytumûhu ve entum tenzurûn (tenzurûne).
Ve andolsun ki, temenni ediyordunuz ölümü ‘şehit olmayı’, onunla karşılaşmadan önce. Ve sizler bakınırken ‘beklerken’ nihayet onu görmüş oldunuz.
3:144 Ve mâ muhammedun illâ resûl (resûlun), kad halet min kablihir rusûl (rusûlu), e fein mâte ev kutilenkalebtum alâ a’kâbikum, ve men yenkalib alâ akıbeyhi fe len yadurrallâhe şey’â (şey’en), ve se yeczîllâhuş şâkirîn (şâkirîne).
Ve Muhammed değildir elçiden başkası.* Ki, gelip geçmiştir ondan önce de, elçiler.* Öyleyse eğer öldüyse veya katledildi, geri mi dönersiniz ‘dîni algılarınızdan’ topuklarınız üzerinde? Ve kim, geri dönerse ‘dîni algılarından’ topukları üzerinde, buna rağmen Allâh’a asla zarar veremez ‘hiçbir’ şeyle.* Ve ödüllendirecek Allâh, şükredenleri.*
>2:151, 3:164, 3:184, 4:41, 4:166, 6:42, 14:44, 16:44, 16:89, 17:77, 28:47<
>2:38, 2:121, 14:4, 16:36, 39:71, 62:2<
>10:14, 44:28, 44:29, 91:15<
>3:185, 10:58, 17:18, 17:19, 17:20, 25:15, 57:20<
3:145 Ve mâ kâne li nefsin en temûte illâ bi iznillâhi kitâben mueccelâ (mueccelen), ve men yurid sevâbed dunyâ nu’tihî minhâ, ve men yurid sevâbel âhirati nu’tihî minhâ, ve se neczîş şâkirîn (şâkirîne).
Ve olmaz bir benliğin ölmesi, olmaksızın Allâh’ın izni ki, kitabı ‘yazgısı, kaderi’ vadesi tayin edilmiş ‘olmasın’.** Ve kimin muradı, dünya sevabı ‘kazancı edinmekse’, veririz ona, ondan.* Ve kimin muradı, âhiret sevabı ‘mükâfatı edinmekse’, veririz ona, ondan. Ve ödüllendireceğiz şükredenleri.*
>3:145, 3:154, 4:78, 6:2, 28:15, 39:42<
>2:200, 10:7, 10:8, 11:15, 11:16, 17:18, 17:19, 17:20, 42:20<
>3:185, 10:58, 17:18, 17:19, 17:20, 25:15, 57:20<
3:146 Ve keeyyin min nebiyyin kâtele, meahu rıbbiyyûne kesîr (kesîrun), fe mâ vehenû li mâ asâbehum fî sebîlillâhi ve mâ daufû ve mestekânû vallâhu yuhibbus sâbirîn (sâbirîne).
Ve nice bildiricilerde (peygamber) ‘olduğu’ gibi, savaştı onlarla beraber birçok kendini Rabbe adayanlar. Öyle ki, yılmadılar onlara isabet eden şeylerden, Allâh’ın yolunda ve zaaflık göstermediler ve durulmadılar. Ve Allâh, sever sabredenleri!
3:147 Ve mâ kâne kavlehum illâ en kâlû rabbenagfir lenâ zunûbenâ ve isrâfenâ fî emrinâ ve sebbit akdâmenâ vensurnâ alel kavmil kâfirîn (kâfirîne).
Ve olmadı sözleri, demelerinden başka ki: „ Rabbimiz… Bağışla bizleri, suçlarımızı ve israfımızı ‘aşırılığımızı’ işimizde! Ve sabit kıl ayaklarımızı ‘yolunda’!* Ve yardım et bizlere, inkârcı topluma karşı! “.
>2:250, 3:146, 3:147, 8:11, 16:94, 47:7<
3:148 Fe âtâhumullâhu sevâbed dunyâ ve husne sevâbil âhireh (âhireti), vallâhu yuhibbul muhsinîn (muhsinîne).
Bu yüzden verdi onlara Allâh, dünya sevabı ‘kazancı’ ve en güzel âhiret sevabı ‘kazancı’.* Ve Allâh, sever ‘kendisini’ koruyan, iyileri!
>2:195, 7:128, 8:40, 11:49, 13:22, 13:23, 13:24, 13:35, 18:44, 25:15, 28:77, 28:83<
3:149 Yâ eyyuhellezîne âmenû in tutîûllezîne keferû yeruddûkum alâ a’kâbikum fe tenkalibû hâsirîn (hâsirîne).
Ey inançlı kimseler! Eğer itaat ederseniz o kimselere ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; sizleri geri döndürürler ‘dîni algılarınızdan’ topuklarınız üzerinde! Yoksa döndürülürsünüz hüsrana uğrayanlara!
3:150 Belillâhu mevlâkum, ve huve hayrun nâsırîn (nâsırîne).
Ki Allâh, sahibiniz, koruyucunuzdur! Ve O’dur, yardımcıların en hayırlısı!
3:151 Se nulkî fî kulûbillezîne keferûr ru’be bimâ eşrakû billâhi mâ lem yunezzil bihî sultânâ (sultânen), ve me’vâhumun nâr (nâru), ve bi’se mesvez zâlimîn (zâlimîne).
Bırakacağız kalplerine irkilme, o kimselerin ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; ki, Allâh’a ortak yakıştırmaları sebebiyle, hakkında ‘Allâhû Teâlâ’nın’ bir delil indirmediği bir şeye ‘rağmen’.* Ve varış yerleri ateştir.* Ve ne kötüdür kalınan yer, zalimlere!
>3:151, 4:117, 6:100, 10:18, 23:117, 39:3, 42:21, 46:5<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:152 Ve lekad sadakakumullâhu va’dehû iz tehussûnehum bi iznih (iznihî), hattâ izâ feşiltum ve tenâza’tum fîl emri ve asaytum min ba’di mâ erâkum mâ tuhıbbûn (tuhıbbûne), minkum men yurîdud dunyâ ve minkum men yurîdul âhireh (âhirete), summe sarafekum anhum li yebteliyekum, ve lekad afâ ankum, vallâhu zû fadlin alel mu’minîn (mu’minîne).
Ve andolsun ki, samimiydi sizlere vaadinde, Allâh! Sezinliyordunuz onları (Uhud savaşında), O’nun izniyle. Ta ki, yılgınlığa kapılmıştınız ve anlaşmazlığa düştünüz emir ‘hüküm’ hakkında; ve âsileştiniz ‘Allâhû Teâlâ’nın’, sizlere, sevdiğiniz şeyi ‘galibiyeti’ göstermesinin ardından. Kiminizin muradı dünya, (görev yerini terk edip ganimete koştu) ve kiminizin de muradı âhiret (emre uyup direndi, şehit oldu).* Sonra ‘Allâhû Teâlâ’, savuşturdu sizleri onlardan, yoklamak için sizleri.* Ve andolsun ki, ‘buna rağmen’ sizleri affetti. Ve Allâh, liyakat sahibidir; ‘samimi’ inananlara!
>3:185, 10:58, 17:18, 17:19, 17:20, 25:15, 57:20<
>8:25, 9:126, 21:35, 29:2<
3:153 İz tus’idûne ve lâ telvûne alâ ehadin ver resûlu yed’ûkum fî uhrâkum fe esâbekum gammen bi gammin li keylâ tahzenû alâ mâ fâtekum ve lâ mâ asâbekum, vallâhu habîrun bimâ ta’melûn (ta’melûne).
O zaman kaçışıyordunuz ve dönüp bakmıyordunuz ‘hiç’ birine ve elçi çağırıyordu sizleri diğerleriyle. Bu yüzden isabet etti sizlere, gam üstüne gam ki, elinizden çıkan şeylere ve sizlere isabet eden şeylere ‘bundan sonra da’ hüzünlenmemeniz için.* Ve Allâh, haberdar, üstün bilgi sahibidir; gayret ettiğiniz şeylerden!
>57:23<
3:154 Summe enzele aleykum min ba’dil gammi emeneten nuâsen yagşâ tâifeten minkum, ve tâifetun kad ehemmethum enfusuhum yezunnûne billâhi gayrel hakkı zannel câhiliyyeh (câhiliyyeti), yekûlûne hel lenâ minel emri min şey’ (şey’in), kul innel emre kullehu lillâh (lillâhi), yuhfûne fî enfusihim mâ lâ yubdûne lek (leke), yekûlûne lev kâne lenâ minel emri şey’un mâ kutilnâ hâhunâ, kul lev kuntum fî buyûtikum le berezellezîne kutibe aleyhimul katlu ilâ medâciihim, ve li yebteliyallâhu mâ fî sudûrikum ve li yumahhısa mâ fî kulûbikum, vallâhu alîmun bi zâtis sudûr (sudûri).
Sonra ‘Allâhû Teâlâ’, indirdi üzerlerinize gamın ardından emniyet ‘güvencesiyle’ uyuklama ki, bürüyordu sizlerden bir tayfayı. Ve diğer tayfa canlarının ‘derdine’ yeltenmişti. Zanna uyuyorlardı Allâh’a, gerçek dışı cahil ‘düşüncesiz’ zannıyla da,* diyorlar ki: „ Bizlere bu emirden ‘hükümden’ bir şey var mı (Bu işten bizlere ne)? “. ‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Muhakkak ki, emirlerin ‘hükümlerin’ hepsi Allâh’ındır! “. Saklıyorlardı nefslerinde sana açıklamadıkları bir şeyi de, diyorlar ki: „ Eğer olsaydı bizlere ‘bu’ emirden ‘işten’ bir şey, burada katledilmezdik! “. De ki: „ Eğer olsaydınız bile evlerinizde, elbette çıkarlardı üzerlerine katledilmek yazılmış kimseler, yatacakları ‘yere’. “.** Ve ‘bu’, yoklaması içindir Allâh’ın, göğüslerinizdeki ‘gönüllerinizdeki’ şeyi ve temize çıkarmak içindir kalplerinizdeki şeyi ‘şüpheyi’.* Ve Allâh, en iyi bilendir; göğüslerin sahip olduğunu (gönüllerde barındırılan niyetleri)!*
>3:154, 33:10<
>3:145, 3:154, 4:78, 6:2, 28:15, 39:42<
>8:25, 9:126, 21:35, 29:2<
>18:49, 22:76, 23:105, 29:3, 29:68, 41:20, 43:80, 50:16, 50:17, 50:18, 69:49<
3:155 İnnellezîne tevellev minkum yevmel tekal cem’âni, inne mestezellehumuş şeytânu bi ba’di mâ kesebû, ve lekad afâllâhu anhum innallâhe gafûrun halîm (halîmun).
Muhakkak o kimseler ki, sizlerden dönüp ‘gidenlerdir’ (Uhud savaşında), iki topluluğun karşılaştıkları gün. Artık şeytan, zilletlerini istedi, (emre itaatsizlik, ganimete koşmak gibi) kazandıkları bazı şeylerden. Ve andolsun ki, affetti Allâh onları. Şüphesiz ki Allâh, fazlalığına bakmaksızın günahları örten, bağışlayandır;* hemen cezalandırmayan, ılımlı davranandır!
>4:48, 5:39, 15:49, 17:25, 20:82, 25:71, 28:16, 39:53<
3:156 Yâ eyyuhellezîne âmenû lâ tekûnû kellezîne keferû ve kâlû li ıhvânihim izâ darabû fîl ardı ev kânû guzzen lev kânû indenâ mâ mâtû ve mâ kutilû, li yec’alallâhu zâlike hasreten fî kulûbihim vallâhu yuhyî ve yumît (yumîtu), vallâhu bi mâ ta’melûne basîr (basîrun).
Ey ‘samimi’ inanan kimseler! Olmayın o kimseler gibi ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır! Ve dediler ki, kardeşleri (yandaşlar) için ki, vuruşmaya ‘sefere’ çıktıları zaman yeryüzünde, veya gazi olanlara: „ Eğer olsaydılar yanımızda, ölmezler ve katledilmezlerdi! “. Kıldı Allâh işte bunu ki, yüreklerinde iç sızıntısı ‘olsun’. Ve Allâh, yaşatır ve öldürür! Ve Allâh, gayret ettiğiniz şeyleri her hâliyle görendir!
3:157 Ve lein kutiltum fî sebîlillâhi ev muttum le magfiretun minallâhi ve rahmetun hayrun mimmâ yecmeûn (yecmeûne).
Ve mutlaka eğer katledilirseniz Allâh’ın yolunda, veya ölürseniz, elbette bağışlanma Allâh’tandır!* Ve bahşedilme, bağışlanma, merhametle esirgenme, en hayırlısıdır ‘dünyada’ topladıkları şeylerden!*
>2:154, 3:169, 3:195, 9:111, 22:58, 47:4<
>3:185, 10:58, 17:18, 17:19, 17:20, 25:15, 57:20<
3:158 Ve lein muttum ev kutiltum le ilâllâhi tuhşerûn (tuhşerûne).
Ve mutlaka eğer ölürseniz veya katledilir, elbette Allâh ‘huzuruna’ bir araya getirilirsiniz!*
>11:103, 11:104, 11:105, 14:48, 14:49, 21:103, 22:56, 24:24, 25:26, 28:66, 30:14<
3:159 Fe bimâ rahmetin minallâhi linte lehum, ve lev kunte fazzan galîzal kalbi lenfaddû min havlik (havlike), fa’fu anhum vestagfir lehum ve şâvirhum fîl emr (emri), fe izâ azamte fe tevekkel alâllâh (alâllâhi), innallâhe yuhibbul mutevekkilîn (mutevekkilîne).
‘Yâ Muhammed!’, Ancak Allâh’tan, bahşetmesi, merhametle esirgemesi sebebiyle onlara yumuşak davrandın. Ve olsaydın kaba, katı yürekli, elbette dağılırlardı çevrenden. Artık affet onları ve istiğfar et onlar için! Ve danış ‘görüşlerini al’ emirlerde ‘kararlarda’! Nihayet karar verdiğin zaman da, artık itimat et Allâh’a! Muhakkak ki Allâh, sever itimat edenleri!
3:160 İn yansurkumullâhu fe lâ gâlibe lekum, ve in yahzulkum fe menzellezî yansurukum min ba’dih (ba’dihi), ve alâllâhi fel yetevekkelil mu’minûn (mu’minûne).
Eğer yardım ederse sizlere Allâh, artık sizlere galip gelecek yoktur! Ve eğer yardımsız bırakırsa sizleri, artık kimdir o kimse ki, yardım eder sizlere ardından?* Ve artık Allâh’a itimat etsinler, ‘samimi’ inananlar!
>10:103, 21:88, 30:47, 39:61, 40:51<
3:161 Ve mâ kâne li nebiyyin en yagull (yagulle), ve men yaglul ye’ti bimâ galle yevmel kıyâmeh (kıyâmeti), summe tuveffâ kullu nefsin mâ kesebet ve hum lâ yuzlemûn (yuzlemûne).
Ve olmaz bir bildirici (tüm peygamberler) için, ‘ganimet malına’ hıyanet edip ‘aşırması’. Ve kim, ‘ganimet malına’ hıyanet ederse, gelir o hıyanet ettiği şeyle kıyâmet günü. Sonra ‘olanca’ vefa edilir her benliğe, kazandığı şeyler. Ve onlar zulmedilmezler.*
>7:8, 7:9, 23:102, 23:103, 99:7, 99:8, 101:6, 101:7, 101:8, 101:9<
3:162 E femenittebea rıdvânallâhi ke men bâe bi sehatin minallâhi ve me’vâhu cehennem (cehennemu), ve bi’sel masîr (masîru).
Öyleyse kim ki, uydu Allâh’ın rızasına ki, Allâh’tan bir hışma uğrayan kimse gibi midir? Ve onun vardığı yer cehennemdir.* Ve ne kötü varış!
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:163 Hum derecâtun indallâh (indallâhi), vallâhu basîrun bi mâ ya’melûn (ya’melûne).
Onlar, mertebelerledir Allâh’ın katında. Ve Allâh, her hâliyle görendir; gayret ettikleri şeyleri!
3:164 Le kad mennallâhu alel mu’minîne iz bease fîhim resûlen min enfusihim yetlû aleyhim âyâtihî ve yuzekkîhim ve yuallimuhumul kitâbe vel hikmeh (hikmete), ve in kânû min kablu le fî dalâlin mubîn (mubînin).
Andolsun ki, Allâh, ‘lâyık görüp’ minnettar kıldı ‘samimi’ inananları ki, harekete geçirdi içlerinde ‘görevlendirilmek üzere’ hemcinslerinden bir elçi. Ki, kıraat eder onlara, O’nun âyetlerini (Kur’ân-ı Kerîm). Ve arındırır onları ‘cehaletten, günahlardan’.* Ve öğretir kitabı ‘hakikat bilgisini’ ve hükümleri. Ve öncesinden ise, elbet apaçık şaşkınlık içinde olanlardı.
>2:129, 9:99, 9:103, 28:59<
3:165 E ve lemmâ asâbetkum musîbetun kad asabtum misleyhâ, kultum ennâ hâzâ, kul huve min indi enfusikum innallâhe alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).
Ve isabet ettiğinde sizlere bir musibet ki, (Bedir savaşında), ‘düşmanlarınıza’ iki misli isabet etmişti; (Uhud savaşında) ‘ise’, dediniz ki: „ Bu nasıl olur? “. ‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ O, benliklerinizdendir! “. Şüphesiz ki Allâh, her şey üzerinde irade ettiğini, icraya kudretlidir!
3:166 Ve mâ asâbekum yevmel tekal cem’âni fe bi iznillâhi ve li ya’lemel mu’minîn (mu’minîne).
‘Yâ Muhammed!’, Ve isabet eden şey ‘musibet’ sizlere, iki topluluğun karşılaştıkları gün, ancak Allâh’ın izniyleydi ve ‘samimi’ inananları bilmesi ‘belirlemesi’ içindir.
3:167 Ve li ya’lemellezîne nâfekû, ve kîle lehum teâlev kâtilû fî sebîlillâhi evidfeû kâlû lev na’lemu kıtâlen letteba’nâkum, hum lil kufri yevmeizin akrabu minhum lil îmân (îmâni), yekûlûne bi efvâhihim mâ leyse fî kulûbihim, vallâhu a’lemu bi mâ yektumûn (yektumûne).
Ve bilmesi ‘belirlemesi’ içindir, nifak ‘ikiyüzlülük’ yapan kimseleri de. Ve denildi ki, onlara: „ Gelin, savaşın Allâh’ın yolunda, veya müdafaa edin! “. Dediler ki: „ Eğer bilseydik savaşmayı, elbette sizlere uyardık ‘sizlerle gelirdik’! “. Onlar, inkârcılığa daha yakındılar izin günü (Allâhû Teâlâ’nın izniyle gerçekleşen gün) îmândan ‘ziyade’. Söylüyorlar ağızlarıyla kalplerinde olmayan şeyi.* Ve Allâh, en iyi bilendir; ‘sır olarak’ gizledikleri şeyleri!*
>8:16<
>2:255, 6:59, 11:123, 13:9, 15:24, 16:19, 67:13, 67:14<
3:168 Ellezîne kâlû li ihvânihim ve kaadû lev atâûnâ mâ kutil (kutilû), kul fedreû an enfusikumul mevte in kuntum sâdıkîn (sâdıkîne).
O kimseler ‘ikiyüzlülük yapanlar’, dediler ki, ve oturdukları ‘yerden, savaşa katılan şehit’ kardeşleri (yandaşlar) için: „ Eğer itaat etselerdi bizlere, katledilmezlerdi! “. ‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Haydi savın canlarınızdan ölümü, eğer samimilerseniz! “.
3:169 Ve lâ tahsebennellezîne kutilû fî sebîlillâhi emvâtâ (emvâten), bel ahyâun inde rabbihim yurzekûn (yurzekûne).
Ve olduğunu sanma ki, katledilen kimseler ki, Allâh’ın yolunda; ölülerdir. Yok, yaşıyorlar ki, Rableri katında rızıklandırılıyorlar!*
>2:154, 3:169, 3:195, 9:111, 22:58, 47:4<
3:170 Ferihîne bi mâ âtâhumullâhu min fadlıhî, ve yestebşirûne billezîne lem yelhakû bihim min halfihim, ellâ havfun aleyhim ve lâ hum yahzenûn (yahzenûne).
Mutludurlar onlara verdiği şeylerle, Allâh’ın, liyakatinden. Ve müjdelerler o kimseleri ki, henüz katılmayan onlara, arkalarından ‘gelecek olan şehitleri’. Ki, korku yoktur onlara ve ne de hüzünlenirler!
3:171 Yestebşirûne bi ni’metin minallâhi ve fadlin, ve ennallâhe lâ yudîu ecrel mu’minîn (mu’minîne).
Müjdelerler Allâh’tan bir lütufla ve liyakatle. Ve Allâh’ın, zayi etmez olduğunu ecrini, inançlıların!
3:172 Ellezinestecâbû lillâhi ver resûli min ba’di mâ asâbehumul karh (karhu), lillezîne ahsenû minhum vettekav ecrun azîm (azîmun).
O kimseler ki, davete icabet ettiler (Uhud savaşına), Allâh için ve elçiye ki onlara, isabet eden ıstırabın ardından. Onlardan en iyilere ve ‘günahlardan’ korunanlaradır büyük ecir.*
>2:25, 8:4, 20:15, 22:50, 24:26, 32:17, 33:31, 34:4, 96:3<
3:173 Ellezîne kâle lehumun nâsu innen nâse kad cemeû lekum fahşevhum fe zâdehum îmânâ (îmânen), ve kâlû hasbunâllâhu ve ni’mel vekîl (vekîlu).
O kimseler ki, onlara dedi ki, insanlar: „ Mutlaka ki, insanlar toplandılar sizlere ‘karşı’, artık onlardan ürperin! “. Oysa ki ‘bu söz, daha da’ ziyade etti onlara, îmânı. Ve dediler ki: „ Allâh yeter bizlere! “. Ve ‘Allâhû Teâlâ’ ne güzel her hususta tanık, idareyi üstlenen, itimat edilendir!*
>2:195, 7:128, 8:40, 11:49, 13:22, 13:23, 13:24, 13:35, 18:44, 25:15, 28:77, 28:83<
3:174 Fenkalebû bi ni’metin minallâhi ve fadlin lem yemseshum sûun, vettebeû rıdvânallâh (rıdvânallâhi), vallâhu zû fadlin azîm (azîmin).
Bu yüzden geri döndüler Allâh’tan bir lütufla ve liyakatle ‘savaştan’; onlara dokunmadı bir kötülük. Ve uydular Allâh’ın rızasına. Ve Allâh, büyük liyakat sahibidir!
3:175 İnnemâ zâlikumuş şeytânu yuhavvifu evliyâ’eh (evliyâ’ehu), fe lâ tehâfûhum ve hâfûni in kuntum mu’minîn (mu’minîne).
Ancak ki, işte bununla ‘gelen haber ile’ şeytan, himaye ettiklerini korkutur.* Artık onlardan korkmayın ve Benden korkun eğer ‘samimi’ inananlarsanız!
>2:208, 2:268, 4:120, 5:91, 6:121, 8:48, 14:22, 16:99, 17:62, 17:63, 17:64, 17:65, 24:21, 35:6<
3:176 Ve lâ yahzunkellezîne yusâriûne fîl kufr (kufri), innehum len yadurrûllâhe şey’â (şey’an), yurîdullâhu ellâ yec’ale lehum hazzan fîl âhireh (âhireti), ve lehum azâbun azîm (azîmun).
‘Yâ Muhammed!’, Ve hüzünlendirmesin seni, ‘hakikat bilgisini’ örtmekte koşuşturan kimseler! Doğrusu onlar, Allâh’a asla zarar veremezler ‘hiçbir’ şeyle.* Allâh’ın muradı, kılmamak onlara, âhirette ‘cennet’ payı. Ve onlaradır, büyük azap!*
>10:14, 44:28, 44:29, 91:15<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:177 İnnellezîneşteravul kufra bil îmâni len yedurrûllâhe şey’â (şey’en), ve lehum azâbun elîm (elîmun).
Muhakkak ‘hakikat bilgisini örtenler’, o kimselerdir ki, satın aldılar ‘hakikat bilgisini’ örtmeyi, îmân ‘karşılığında’. Allâh’a asla zarar veremezler ‘hiçbir’ şeyle.* Ve onlaradır, elem azap.*
>10:14, 44:28, 44:29, 91:15<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:178 Ve lâ yahsebennellezîne keferû ennemâ numlî lehum hayrun li enfusihim, innemâ numlî lehum li yezdâdû ismâ (ismen), ve lehum azâbun muhîn (muhînun).
Ve olduğunu sanmasınlar ki, o kimseler ki, ‘hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışlardır; mühlet veriyor olmamız onlara, en hayırlısıdır benlikleri için. Sadece süre veriyoruz onlara günahlarını ziyade etmeleri için. Ve onlaradır alçaltıcı azap.*
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:179 Mâ kânallâhu li yezerel mu’minîne alâ mâ entum aleyhi hattâ yemîzel habîse minet tayyib (tayyibi), ve mâ kânallâhu li yutliakum alel gaybi ve lâkinnallâhe yectebî min rusulihî men yeşâu fe âminû billâhi ve rusulih (rusulihî), ve in tu’minû ve tettekû fe lekum ecrun azîm (azîmun).
Olmadı Allâh’ın, bırakması ‘samimi’ inananları, bulunduğunuz şey üzerinde. Ta ki, ayıklar kötüyü ‘inkârcıyı’ temizden ‘samimi inanandan’.* Ve olmadı Allâh’ın, aşina etmesi sizleri, algılanamayanı. Ve lâkin Allâh, ‘bildirmek için’ seçer elçilerinden kimi dilerse. O hâlde ‘samimi’ inanın, Allâh’a ve elçilerine! Ve eğer ‘samimi’ inanır ve ‘günahlardan’ korunursanız, artık sizleredir büyük ecir.*
>10:28, 30:14, 36:59<
>2:25, 8:4, 20:15, 22:50, 24:26, 32:17, 33:31, 34:4, 96:3<
3:180 Ve lâ yahsebennellezîne yebhalûne bi mâ âtâhumullâhu min fadlıhî huve hayran lehum, bel huve şerrun lehum se yutavvekûne mâ bahilû bihî yevmel kıyâmeh (kıyâmeti), ve lillâhi mîrâsus semâvâti vel ard (ardı), vallâhu bi mâ ta’melûne habîr (habîrun).
Ve olduğunu sanmasınlar ki, o kimseler ki, cimrilik ederler, onlara verdiği şeylerle, Allâh’ın, liyakatinden; o, hayırdır onlara. Yok o, şerdir onlara ki, boyunlarına dolanacak onunla cimrilik ettikleri şey, kıyâmet günü. Ve Allâh’ındır mirası, göklerin ve yerin! Ve Allâh, gayret ettiğiniz şeylerden haberdar, üstün bilgi sahibidir!
3:181 Lekad semiallâhu kavlellezîne kâlû innallâhe fakîrun ve nahnu agniyâu se nektubu mâ kâlû ve katlehumul enbiyâe bi gayri hakkın, ve nekûlu zûkû azâbel harîk (harîki).
Andolsun ki, duydu Allâh, sözlerini o kimselerin, dediler ki: „ ‘Şu’ gerçek ki Allâh, fakirdir ve bizler daha zenginiz! “. Yazacağız söyledikleri şeyleri ve katletmelerini bildiricileri (peygamber) haksız yere.* Ve deriz ki: „ Tadın yakıcı azabı! “.*
>18:49, 22:76, 23:105, 29:3, 29:68, 41:20, 43:80, 50:16, 50:17, 50:18, 69:49<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:182 Zâlike bimâ kaddemet eydîkum ve ennallâhe leyse bi zallâmin lil abîd (abîdi).
İşte bu ‘azap’, ellerinizle sunduğunuz ‘günahlar’ sebebiyledir! Ve değildir Allâh’ın, kullara zulmedici olduğundan!
3:183 Ellezîne kâlû innallâhe ahide ileynâ ellâ nu’mine li resûlin hattâ ye’tiyenâ bi kurbânin te’kuluhun nâr (nâru), kul kad câekum rusulun min kablî bil beyyinâti ve billezî kultum fe lime kateltumûhum in kuntum sâdıkîn (sâdıkîne).
O kimseler ki, ‘Yahudiler’, dediler ki: „ ‘Şu’ gerçek ki Allâh, taahhüt etti bizlere, ‘hiçbir’ elçiye inanmamamızı ta ki, ‘şimşek çakıp’ ateş onu yiyip ‘yakacağı’ bir kurban getirir bizlere. “. ‘Yâ Muhammed!’, De ki: „ Sizlere gelmişlerdi elçiler, benden önce ayan beyan ‘delillerle’ ve söylediğiniz ‘mucize’ ki, onunla. O hâlde neden katlettiniz onları ‘peygamberleri’, eğer samimilerseniz?! “.
3:184 Fe in kezzebûke fe kad kuzzibe rusulun min kablike câu bil beyyinâti vez zuburi vel kitâbil munîr (munîri).
‘Yâ Muhammed!’, Artık, eğer artık seni yalanlıyorlarsa ‘bil ki’, bu yüzden yalanlanmıştı ‘diğer’ elçiler senden önce de!* Ki, getirdiler ayan beyan ‘deliller’ ve İlâhî sayfalar ve aydınlatıcı kitap ‘hakikat bilgisi’!
>2:15, 6:5, 6:10, 7:101, 10:11, 13:32, 14:42<
3:185 Kullu nefsin zâikatul mevt (mevti), ve innemâ tuveffevne ucûrekum yevmel kıyâmeh (kıyâmeti), fe men zuhziha anin nâri ve udhılel cennete fe kad fâz (fâze), ve mâl hâyâtud dunyâ illâ metâul gurûr (gurûri).
Her can, ölümü tadıcıdır! Ve artık ‘olanca’ vefa edilir ecirlerinize kıyâmet günü! Nihayet kim, itelenir ateşten ve dâhil edilirse has bahçe ‘cennete’, artık kurtulmuş olur! Ve dünya hayatı, aldatıcı ‘geçici’ menfaatten başka ‘bir şey’ değildir!*
>3:185, 10:58, 17:18, 17:19, 17:20, 25:15, 57:20<
3:186 Le tublevunne fî emvâlikum ve enfusikum ve le tesmeunne minellezîne ûtûl kitâbe min kablikum ve minellezîne eşrakû ezen kesîrâ (kesîran), ve in tasbirû ve tettekû fe inne zâlike min azmil umûr (umûri).
Elbette yoklanırsınız mallarınızla ve canlarınızla. Ve elbette duyarsınız o kimselerden ki, sizlerden önceki kitap ‘hakikat bilgisi’ verilen ‘Yahudiler ve Hristiyanların bazılarından’ ve ‘Allâhû Teâlâ’ya’ ortak yakıştıran kimselerden birçok eza ‘eden sözler’. Ve eğer ‘bunlara’ sabrederseniz ve ‘günahlardan’ korunursanız, artık muhakkak ki işte bu, azmedilmeye değer işlerdir.
3:187 Ve iz ehazallâhu mîsâkallezîne ûtûl kitâbe le tubeyyinunnehu lin nâsi ve lâ tektumûneh (tektumûnehu), fe nebezûhu verâe zuhûrihim veşterav bihî semenen kalîlâ (kalîlen), fe bi’se mâ yeşterûn (yeşterûne).
Ve almıştı Allâh, kesin söz o kimselerden ki, kitap ‘hakikat bilgisi’ verilen ‘Yahudilerden, demişti ki’: „ Mutlaka beyan edeceksiniz onu ‘hakikat bilgisini’ insanlara ve ‘sır olarak’ gizlemeyeceksiniz onu! “. Fakat attılar onu artlarına ki, sırtlarını ‘çevirerek’; ve pazarladılar onu, az bir bedele.* Ne var ki, ne kötü şey, satın aldıkları!
>2:75, 2:159, 5:13, 9:9, 9:10, 14:28, 41:40<
3:188 Lâ tahsebennellezîne yefrahûne bi mâ etev ve yuhıbbûne en yuhmedû bi mâ lem yef’alû fe lâ tahsebennehum bi mefâzetin minel azâb (azâbi), ve lehum azâbun elîm (elîmun).
Olduğunu sanma o kimseler ki, mutludur (hakikat bilgisidir diye) getirdikleri şeyle; ve severler methedilmeyi, ‘inancı yaşıyormuş gibi’ uygulamadıkları şeylerle. Öyleyse olduğunu sanma ki onlara, azaptan kurtulacak bir yer ‘vardır’. Ve onlaradır, elem azap.*
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:189 Ve lillâhi mulkus semâvâti vel ard (ardı), vallâhu alâ kulli şey’in kadîr (kadîrun).
Ve Allâh’ındır, saltanat, hükümranlık, göklerde ve yerde! Ve Allâh, her şey üzerinde irade ettiğini, icraya kudretlidir!
3:190 İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb (ulîl elbâbı).
Muhakkak ki, oluşumu yapılandırılarak yaratılışı göklerin ve yerin; ihtilâfı ‘zıtlığı’ gece ve gündüzün, elbette âyetlerdir ‘alâmetlerdir’, aklı ve gönlü işleyen, derin kavrayış sahiplerine!*
>7:52, 7:185, 10:101, 18:109, 23:71, 27:93, 31:27, 41:53, 51:20, 51:21, 51:22, 51:23<
3:191 Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard (ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ (bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr (nârı).
O kimseler ki, yâd ederler Allâh’ı, ayaktayken ve otururken ve yan üstü uzanmışken!* Ve inceden inceye düşünürler, oluşumu yapılandırılarak yaratılışını göklerin ve yerin; ‘ve derler ki’: „ Rabbimiz… Bunu gerekçesiz, yaratmadın!* Noksanlık, kusur, âcizlikten ötesin! Artık koru bizleri ateşin azabından!
>2:152, 2:239, 3:135, 3:191, 4:103, 6:118, 13:28, 20:14, 33:41<
>3:191, 30:8, 38:27, 44:38, 44:39, 45:22, 51:56, 75:36<
3:192 Rabbenâ inneke men tudhılin nâre fe kad ahzeyteh (ahzeytehu), ve mâ liz zâlimîne min ensâr (ensârin).
Rabbimiz… Muhakkak ki Sen, kimi ateşe dâhil edersen, artık rezil etmiş olursun onu! “. Ve yoktur zalimlere yardımcıları!
3:193 Rabbenâ innenâ semi’nâ munâdiyen yunâdî lil îmâni en âminû bi rabbikum fe âmennâ, rabbenâ fagfir lenâ zunûbenâ ve keffir annâ seyyiâtinâ ve teveffenâ meal ebrâr (ebrâri).
„ Rabbimiz… Mutlaka ki işittik, münadiyi (peygamberi), nida ediyor îmânı ki: „’Samimi’ inanın Rabbinize!“. Bunun üzerine ‘samimi’ inandık! Rabbimiz… Artık bağışla suçlarımızı ve ört kötülüklerimizi! Ve bizleri hayırlı kullarınla beraber ‘onlara verdiğin kıymetle’ vefat ettir!
3:194 Rabbenâ ve âtinâ mâ vaadtenâ alâ rusulike ve lâ tuhzinâ yevmel kıyâmeh (kıyâmeti), inneke lâ tuhliful mîâd (mîâde).
Rabbimiz… Ve ver bizlere, elçilerin huzuruna ‘aracılığıyla’ bizlere vadettiğin şeyi! Ve rezil etme bizleri kıyâmet günü! Muhakkak ki Sen, ihtilâf etmezsin miada! “.
3:195 Festecâbe lehum rabbuhum ennî lâ udîu amele âmilin minkum min zekerin ev unsâ, ba’dukum min ba’d (ba’dın), fellezîne hâcerû ve uhricû min diyârihim ve uzû fî sebîlî ve kâtelû ve kutilû le ukeffirenne anhum seyyiâtihim ve le udhılennehum cennâtin tecrî min tahtihâl enhâr (enhâru), sevâben min indillâh (indillâhi) vallâhu indehû husnus sevâb (sevâbi).
Nihayet icabet etti Rableri, onların ‘dualarına.* Allâhû Teâlâ’: „ Muhakkak ki Ben, zayi etmem ‘yararlı işlere’ gayret edenlerin gayretini sizlerden erkeklerden veya kadın ki, birbirinizin ‘soylarındansınız’! Hicret ‘göç’ eden kimselerin ve çıkarılanların diyarlarından ve eza edilenlerin, yolumda ve savaşanların ve katledilenlerin elbette örterim onlardan kötülüklerini ‘günahlarını’!* Ve elbette dâhil ederim onları mutlaka has bahçelere ‘cennetlere’ ki, akar onun altından nehirler! “. Sevap ‘kazanç olarak’, Allâh’ın katından. Ve Allâh… Ki katındadır, sevabın ‘mükâfatın en’ güzeli.
>1:4, 2:186, 3:195, 8:9, 21:112<
>2:154, 3:169, 3:195, 9:111, 22:58, 47:4<
3:196 Lâ yegurranneke tekallubelluzîne keferû fîl bilâd (bilâdi).
‘Yâ Muhammed!’, Olduğu aldatmasın seni, evrilip çevrilmeleri ‘dolaşmaları, hakikat bilgisini’ örtmeye şartlanmışların, beldelerde!
3:197 Metâun kalîlun summe me’vâhum cehennem (cehennemu), ve bi’sel mihâd (mihâdu).
‘Bu’, az bir menfaattir.* Sonra, varış yerleri cehennemdir.* Ve ne kötü bir döşek!
>3:185, 10:58, 17:18, 17:19, 17:20, 25:15, 57:20<
>2:39, 2:81, 2:257, 4:56, 10:27, 13:5, 21:39, 36:63, 39:8, 40:6<
3:198 Lâkinillezînettekav rabbehum lehum cennâtun tecrî min tahtihâl enhâru hâlidîne fîhâ nuzulen min indillâh (indillâhi), ve mâ indallâhi hayrun lil ebrâr (ebrâri).
Lâkin o kimseler ki, korunanlardır ‘karşı gelmekten’ Rablerine; onlaradır has bahçeler ‘cennetler’ ki, akar onun altından nehirler; ki kalıcılardır orada bir ağırlanmayla, Allâh’ın katından. Ve Allâh’ın katındaki şeyler ‘mükâfatlar’, en hayırlısıdır iyiler, hayırlı kullar için.
3:199 Ve inne min ehlil kitâbi le men yu’minu billâhi ve mâ unzile ileykum ve mâ unzile ileyhim hâşiîne lillâhi, lâ yeşterûne bi âyâtillâhi semenen kalîlâ (kalîlen), ulâike lehum ecruhum inde rabbihim innallâhe serîul hısâb (hısâbi).
Ve muhakkak ki, ‘diğer’ kitapların ‘Yahudiler ve Hristiyanlardan bazıları’ elbette ‘samimi’ inanan kişilerdir, Allâh’a ve sizlere indirilen şeye (Kur’ân-ı Kerîm’e)* ve onlara indirilen şeye (Tevrât ve İncîl’e). Haşyet duyarlar Allâh’tan; pazarlamazlar Allâh’ın âyetlerini, az bir bedele. İşte onlar ki… Onlara ecirleri, Rablerinin katındadır! Şüphesiz ki Allâh, tez, noksansız hesaplayan, saptayandır!
>2:121, 6:114, 10:40, 13:36, 28:52, 29:47<
3:200 Yâ eyyuhellezîne âmenusbirû ve sâbirû ve râbitû vettekûllâhe leallekum tuflihûn (tuflihûne).
Ey ‘samimi’ inanan kimseler! Sebat edin ve sabırlı olun! Ve ‘inancınızı korumada’ temkinli, tetikte olun! Ve korunun Allâh’a ‘karşı gelmekten’! Ki, belki felâha erersiniz!